Sayfalar

24 Eylül 2017 Pazar

eylül, benim hüzünlü orospum.

Korktuğum şeyler başıma geldi bu sene. Anlatacağım.

“Hayır, susmak ağır geliyor bana. İçin çayınızı lütfen... yoksa çok mu koyu?” - Kreutzer Sonat, Tolstoy

Sonu kötü biten uzun bir ilişkiden kafamı kaldırdığımda, etrafımda sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az insan kalmıştı, kendime dair ise hiçbir şey. Sadece üç aydır benimle yaşayan bir ev arkadaşı, benden binlerce kilometre uzakta olan bir arkadaş, çok fazla vakit geçirsem de niyeyse o güne kadar dertleşmediğim bir arkadaş daha. Altmış küsür yaşındaki babamın, İstanbul’da yaşamaya başladığım 2006’dan beri “Oğlum yaşadığın yerleri görmeye geleceğim” planının on bir sene sonra kaygıyla gerçekleşmesini sağlayan günler, ofiste toplantı önceleri geçirilen ağlama krizleri, iş seyahatlarinde göz yaşları içerisinde gidilen kilometreler, dinmek bilmeyen kalp çarpıntıları.

Ancak öğreniyor insan; düşerek, diz kapaklarını parçalayarak da olsa oluyor bir şekilde. Aynaya bakarak ağlamamayı öğrendim. Gözlerimin, yanaklarımın kızarmasına, burnumun akmasına neden olduğu için ağlamaktan nefret ettim. Kendimi  suçlama alışkanlığından kurtuldum, beni o hale sokan insanı suçmalayı, o insandan nefret etmeyi öğrendim. Nefret beni kötü şeylerden iterken, diğer iyi şeylere yaklaştırdı.

“Çünkü kin, uzun vadede hep kazanır.” - Kaiken, Jean-Christophe Grangé

Öğrendiğim en önemli şey; içimi sıkan şeyleri içimde saklamak çok da matah bir şey değilmiş. Herkese anlattım. Konuşmayı özlediğimi, önemli önemsiz kendim ile alakalı bir şeyler anlatmanın güzelliğini tekrar farkettim. Bu farkındalığı yaşadığım tarihten önceki uzun seneler boyunca, hayatımda kendime ve sıkıntılarıma yer bırakılmadığı için susmak zorunda kalmak, içimi şişirmiş, omuzlarımda fiziksel yük oluşturmuş. İş arkadaşlarıma anlattım, devlet dairelerindeki memurlara anlattım, yeni tanıştığım insanlara anlattım, eski dostlara anlattım. Rahatım şu an, içim şişmiyor artık. Bir daha içimde birikmeyecek. Bir daha hayatımda kendime ve sıkıntılarıma yer ayırmadığım gün geçmeyecek.

Kendime dair hiçbir şey kalmamıştı elimde. Toplamak için sağa sola çok saldırdım. Eski arkadaşlarla muhabbet kurmaya çalıştım, eskiyi tekrar yakalamaya çalıştım. Ah neredeydi o eski bayramlar. Sonra bıraktım. Çektiğim acıyı dibine kadar çektim, içtiğim alkolü dibine kadar içtim, yeni evlenecek bir çiftin hem de düğünlerine bir hafta kala yeni evlerinde kusulmadık yer bırakmadım. Günün sonunda, baktığımda kendimden bir şeyler toparlama çabamın nafile olduğunun farkına vardım. Eski bayramlar eskide kalmıştı ve tekrar yaşanmayacaktı.

“Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.” - Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari

Günün sonunda, olmak istediğim insan gibi olmak çabasının yorucu ve gereksiz olduğundan hareketle, kendimi olduğum gibi kabul etmesini öğrendim. Elimde ne kaldıysa oydu, her sabah uyanıyorsam eğer, elimde bir şeyler vardı. Bunla devam ettim yola. Kendime ve yeni hayatıma ve yalnızlığa alıştım. Kendi kendime yetebilmeyi, kendimle vakit geçirip kendimi eğlendirebilmeyi öğrendim. Özellikle herkese karşı iyi olma çabamdan vazgeçtim. Kendimi ön plana alıp insanlara öyle davranmaya başladım. Şu aralar bazen çok insan oluyor, bazen az insan oluyor, bazen çok kadın oluyor bazen az kadın oluyor. Giden gitsin diyorum, kalan sağlar benimdir.

“İyi bir insan çok da hoş olmayabilir küçük 6655321. İyi bir insan olmak korkunç olabilir.” -  Otomatik Portakal, Anthony Burgess

Ben tüm bunlarla uğraşırken, en çok korktuğum şeylerden biri, İstanbul’da trafik saatinde ambulansın içinde olmaktan sonra geleni, ev sahibi tarafından evden çıkarılmak başıma geldi. O saate kadar bu olasılıktan o kadar çok çekiniyordum ki; her ne kadar evin içi leş gibi ve odalar karanlık olsa da, konumuyla, kirasıyla ve özellikle benim için bir sığınak olmasıyla önemliydi benim için. Ev sahibi biraz süre de vermişti. Sikerler dedim. Ciddi anlamda. Sonuçta bir ev, sonuçta bir beton yığını, sonuçta yine aynı şehirde yaşamaya devam edecektim. Parasını verdikten sonra hepsi benim, hem 6098 sayılı Borçlar Kanunu’da benden yana. Kötü anılardan iki sokak uzaklaşarak yeni bir ev tuttum, müthiş bir beton ve gün batımı manzarası olan. Üniversite sonrası Bursa’da yaşama kararı aldıktan sonra iş bulamadığım için tekrar bu keşmekeşe gelmiştim sadece 2 valiz ile 2013 yılında. O tarihten evden çıkarıldığım tarihe kadar çok üzülmüştüm bir eve sahip olamamaya, kira ödemeye, kiracı olmaya, kiracı olarak yaşadığım o evde yastığım dahil bir eşyanın sahibi olmamaya. Evden çıkarıldığım tarihte buna üzülmeyi bıraktım. İstanbul’a ikinci gelişimin tam olarak 4. yılı doldu ve yeni evimi de yine 2 valiz ile terkedebilecek durumdayım hala, ilave olarak kitaplarımla. Ve bu durumda olmanın büyük bir mutluluk olduğunu anladım.

“O kök salmıştı, ben savruluyordum; büyük şehrin yüzünü silerek birbirine benzettiği, kimliksiz kalmış milyonlarca insanlardan biriydim.” - Huzursuzluk, Zülfü Livaneli

İstanbul’a ikinci gelişimdeki yazlarım çok kötü geçmişti. Gerek maddi zorluklar içinde geçen üniversite yıllarının yerleştirdiği korku nedeniyle kenarda birikim yapma sevdası, gerek altı ayımı mahveden depresyon, gerekse uyuşukluk nedenleriyle. İstanbul’da toplu taşıma ile a noktasında b noktasına gitmek zulümdü. Hep araba almaya niyetlenilmişti, ama çok pahalıydı, hem arabanın yıllık ölü masrafı ile yılda bilmem kaç gün araba kiralanabiliyordu, o bilmem kaç günlük araba kiralamaları da gerçekleşmiyordu. Bir de nedense bir yerlere gitmek istemiyordum. Bunun bir açıklaması yok, bir sebebi de yok. Bu kalabalık şehirde, beş yüz metre çapında kurduğum hayattan saçma bir zevk alıyordum. Katı düzenim içinde devinimde bulunmak histerikçe hoşuma gidiyordu.

“Yalnız başıma oturuyordum. Gidecek yerim yoktu. Gitmek istediğim bir yer yoktu.” -Müptezeller, Emrah Serbes

Bu yazım öyle geçmeyekti, ki geçmedi de. Kötü günlerde, benimle en efektif konuşmayı yapan kişi yengemdi. Bana bir sürü güzel laf söyledi. Ancak söylediği en güzel söz şuydu: Seni mutlu etmeyecek parayı kazanma. Hayatımın her adımını kontrollü bir şekilde atarken, dizginlerimi biraz gevşettim. Hiç aklımda yokken, yıllarca karşı çıkmışken, bir gece içinde motosiklet almaya karar verdim. Hemen eğitime gittim, bir yandan ehliyet aldım ve sonra motosikleti de aldım. Hepsi 2 ay içinde oldu. Diğer yandan da, iş etiğimi biraz gevşettim. İş yerindeki projemin lokasyonu güzeldi, seyahatlere giderken kullandığım araba, eğer haftasonuna denk geliyorsa ve ben istersem, bir sonraki pazartesiye kadar bende kalabiyordu. E neden ben kendi faydama bunu kullanmıyordum ki? Bu ikisi kendimi olduğum gibi kabul etmem ile birleşince güzel bir yaz geçti. Belki istediğim kadar olmadı ancak olduğu kadar oldu ve önceki yazdan çok daha iyi oldu.

“Hayat yenilik istiyordu.” - Gurur ve Önyargı, Jane Austen

Bu ay yirmi dokuz yaşına bastım. Ve yıllar sonra ilk kez yaşlanmaktan ürkmediğim, doğduğuma lanet etmediğim, mutlu olmak için yüzümü germediğim bir doğum günü geçirdim. Ancak çok genç değilim artık.

“Artık çok genç olmadığını belirten bu "adam" sözü beni biraz üzüyor.” - Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

Sevgili okuyucu,

Buraya kadar beni dinlediğin için teşekkür ederim. Aşağıda yer alan şarkıyı bu yaz belki binlerce kez dinledim. Nakarat kısmı çok hoşuma gidiyor: I've got no roots, but my home was never on the ground. Özellikle şarkıcının but dediği kısım.


Teşekkürler.


1 Mayıs 2017 Pazartesi

yazarlara bile güven olmuyor

Hayat bir şekilde bir yerlerde var. İki yan sokakta da, tuğla üstü sıva üstü alçı üstü boya ile ayrılmış yan odada da var, kitapların içinde de var.

Her sabah kalkan insanlar var. Her sabah kalabalık olurlar, trafik olurlar, iş arkadaşı olurlar, müşteri olurlar, turist olurlar, müptezel olurlar. Her akşam arkadaş olurlar, eş olurlar, dost olurlar, yalnız olurlar.

Evlerinden çıkmayan insanlar var. Çıkamayan ya da çıkmak istemeyen insanlar. Alışkanlıktan yahut hastalıktan yahut yalnızlıktan çıkmayan insanlar. Bunlar ne olurlar? Schröndinger’in kedisi olur onlar. Gözlemci baktığında oradadırlar bu insanlar. Gözlemci bakmadığında ise? Orada olurlar mı? Yoksa hayat bir şekilde bir yerlerde yok olur mu?

Benmerkezcil hayatların kütle çekimi sebebiyle birbirinden uzak kıldığı ilişkilerin zamanı bu zaman. İnsanın değeri eski İstanbul beyefendi ve hanımefendilerinin yanlarında taşıdığı ipek mendiller seviyesinden seri üretim kağıt mendil değerine düştüğü zaman bu zaman. Derebeylikler yıkıldı, serflikler kalktı, toprağa bağlı köylüler özgürleşti, yani zaman geçti. Bireyler özgürlüklerini kazandıkça, seçim yapmaları çok daha zorlaştı. Neyin seçimini yapacaklardı? Evden çıkmak mı yoksa çıkmamak mı? Müptezel mi olacaklardı, yoksa sıkı bir dost mu ya da amansız bir yalnız?

Ama şimdi kuraklık var. İnsanlar, hayatı ve insanları olduğu gibi havayı da ve suyu da ve toprağı da hiç tükenmeyecekmiş gibi harcadılar. Metot bolluğu, kaynak kıtlığını doğurdu. Kaynak kıtlığı ise insanın sonunu hazırlıyor.

Camus vari bir yaklaşımla, hem bedenin kusurları hem de kıt kaynaklar sebebiyle sonu kötü bitecek bir yaşantında, gerçek tek kurtuluş nihayete ermek midir? Evinden çıksın ya da çıkmasın, her birey birer Sisifos değil midir? Camus “İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır.” derken, bu yengi nasıl olacaktır? “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” der Camus. Soruyu cevaplamaz: Bu yengi nasıl olacaktır?

Yazarlara bile güven olmaz.

25 Şubat 2017 Cumartesi

iddianame

Bu blogtaki “hatun” etiketli yazıları okuyup kıskanmıştın, biraz da üzülmüştün. Hatırladın mı? Ah. Sen hiçbir şeyi unutur musun? Özellikle kötü sıfatlıları. O yüzden sana bir daha hatırladın mı diye sormak yok. Ben seni hiç yazmamıştım bu bloga. Bu şekilde gündeme gelmek istemezdin muhtemelen, bu talihsiz açıklamalarımın öznesi olacağın aklının ucundan geçmezdi. “hatun” etiketli diğer yazıların kahramanları gibi olmak istemiştin belki de diğer yazıları okuyunca. Seni sıcak bir şekilde karşılayamıyorum.  Ama yine de bloguma hoş geldin. Burası egzoz zamanı, yanma zamanından sonra gelir.

Dört ay boyunca, her nefes aldığım lanet olası anda kendimi suçladım. Alışkanlık kötü bir şey. Suçlu olma alışkanlığından kurtulmak için adımlar atıyorum. Artık seni suçluyorum. Sen suçlusun! Bu da benim iddianamem. Hakim de benden yana, adaletimin temelleriyle sen oynadın! Daha önce gecem çöktüğünde yanımdaydın. Yaşayacak kadar nefes almak, hayatımı idare ettirebilmek için para kazanmak dışında başka bir şey yapamadığım dönemde; varlığınla, verdiğin huzurla ve azarlarınla ve bağırmalarınla yanımdaydın. Bana bağırmana rağmen seni bırakıp gidemedim, aksine ışığı gören aptal sinekler gibi sana dadandım. Nasıl? Benzetmem güzel değil mi? Gecemi gördün değil mi? Şimdi, işi gücü bırak, bir bira aç ve rahat bir sandalyeye otur. Sen bu akşamın özel ve tek davetlisi olarak; ayın karanlık yüzüne hoş geldin. Buraya sadece özel kişiler davet edilir.

Artık kabuk bağlama ve iyileşme zamanı. Senin dışında bu iddianameyi okuyacaklar anlamayacaklar senin hangi cümleni alıntıladığımı. Önemli değil. Ne istiyorum biliyor musun? Ruhunda açtığım yara tamamen kabuk bağladığı anda, bir tesadüf eseri çıksın karşına bu yazı. Sebepsiz yere aklına geleyim ya da üniversite anıların ve o anıların arasında derinlikli blog yazıları yazan genç gelsin aklına, blogum gelsin aklına, merakına yenik düş ve bir bak. Ya da sadece tesadüf et. Dayan ve sonuna kadar oku. Bağlamış kabuğun ortasından büyük bir parça kopsun. Canın acısın! Benden nefret et. Ben de senden nefret edeyim. Kötü adamın ölü yüreğine hoş geldin.

Güçlü ve cesur. En sevdiğin iki sıfat, özellikle ilki. Sende olup da beni etkileyen en önemli sıfatlar. Bende sendeki kadar yoktular. Güç ve cesaret eksikliği yaşamanın nelere yol açtığını bu iddianemede anlatmaya çalışıyorum sayın hakimim. Lütfen cümlelerimin dağınıklığını yadırgamayın. Lütfen sorularınıza cevap bulamazsanız da beni yadırgamayın! Lütfen güçlü ve cesur o insanı da suçlamayın, onu sadece ben suçlarım, bu zevken beni mahrum etmenize izin vermem! O bizi hayat boyu mahkumiyetten kurtardı cesaretiyle. Bana kalsaydı ben bizi, a pardon biz diye bir şey artık yoktu. Kafam bazen tunçtanmış gibi davranıyorum. Bana kalsaydı ben, beni ve onu hayat boyu müebbetle cezalandıracaktım.

“Ne zaman bitti?” diye sordun ya bana. O zaman sana bitmediğini söylemiştim. Keşke bir soru daha sorsaydın: Emin misin? Emin olmadığımı söylerdim. O zamanki ruhsuzluğumun, o zamanki zamana açlığımın en büyük sebebi emin olamamaktı. Kötü olduğum 4 aylık süreçteki akşamlardan birinde, iş yerinden bir arkadaş beni hava almaya çıkardı. Saatlerce, bağıra çağıra, küfürler ede ede anlattım ona. Şunu hatırlattı bana, yeni şirketimdeki ilk ay içerisinde kendisiyle metroyla eve gelirken ona “ilişkinin yürümediğini, ayrılmayı düşündüğümü” söylemişim. Metrodan çıkınca da koşup sana sarılmıştım. Kendi evimde geçirdiğim nadir zamanlarda, sevmediğin ev arkadaşıma da defalarca söylemiş olduğum gibi. O zaman bitmiş miydi benim için? Emin olamıyorum. Niye devam ettim? Cevap bariz değil mi? Senin kadar cesur olamadım çünkü. Sen en dibe düştüğün anda bile benden daha güçlüydün çünkü!

Ne zaman mı bitmişti? Bilemiyorum ki. Benim için, her konuda, başlamak ve bitmek olguları da anlık olmadılar, hayatımda önemli süreler katleden ağır süreçler. Kafama da genç dank eder. -Bunu kendimi suçlamak için söylemedim, sana laf itelemek için söyledim.- Zamanım yavaştır benim. -Bunu da.- Hayatı boyuna sağ şeritte ağır aksak ilerlemeye çalışan bir insanın zamanı ne kadar hızlı olabilirdi ki? -Bunu değil.- Bittiğine dair bir an yok kafamda. Olgular geliyor aklıma. Duygularımın düşüncelerimden kaynaklandığını ilk defa senden öğrenmiştim mesela. Ebeveynlerimle ilgili içlenmiştim, lafı ağzıma tıkmıştın. Oturup bir daha anlatmaya çalışmıştım, ikinci cümlemde kaygı bozukluğu yaşadığımı öğrenmiştim. Sonra da hiçbir şey anlatmadım! Dönüp bakıyorum da, kendimi sana anlatmak için ne çok yırtınmışım. Bir gün benim evimde cam çerçeve indirmiştin, benimle tartıştığın gibi seninle tartışmaya çalışmıştım, ikimiz de sinir krizi geçirmiştik. Ben sen olmaya dayanamamıştım, sen de seninle iletişim kurmaya!

Eski şirketinde problemler yaşıyordun. Gün içerisinde telefondan konuyu irdeliyorduk, akşam yemek yerken strateji geliştiriyorduk, yatmadan bir posta daha konuşuyorduk. Kavgalı oluyorduk, kavgaya ara veriyorduk, bunları konuşuyorduk. İş görüşmelerine gidiyordun; gitmeden konuşuyorduk, sen çıkınca konuşuyorduk -olumsuz bir şey yaşandıysa benden çıkarıyordun acısını-, eve gelince konuşuyorduk, sonra bir daha konuşuyorduk. Ben arazide oluyordum. Telefonun çektiği nadir anlarda arıyordum seni, gene konuşuyorduk. İş değiştirdin. Gene konuştuk: iş arkadaşlarını, işini, işinde yaşadığın problemleri, lojistikçilerin ne kadar aptal olduklarını, planlamanın hiçbir şeyi planlayamadığını günler ve geceler boyunca konuştuk. Yine stratejiler geliştirdik, yine kararlar aldık. Özne sen ve senin işin olunca, konuşacaklarımız asla bitmezdi, bir sonraki mesai günü kariyerinin son günü olacakmış gibi düşünür, en olumsuz taraflarından da konuyu ele alır ve  enine boyuna her ayrıntısına tartışırdık. Senin derdin, senin önem verdiğin şey, benim derdim ve benim önem verdiğim şeydi. Ta ki o güne kadar. İş stresini ofiste bırakmadığım, iş ile ilgili gerçek anlamda dert yanmaya ihtiyacım olan bir gündü. Anlattım. Her şeyin iyi olacağını düşündüğünü beyan ettin. Yıllardır tanıdığım sen her şeyin ama sözlük anlamıyla her şeyin sözlük anlamıyla en kötüye gideceğini düşünerek ona göre yaşayan sen, her şeyin iyi olacağını düşündüğünü söyledin! Bu kadar! Ta taaa. Bitti. Ta taaa. Yine sana döndük. Değil mi, departman arkadaşın olan o karı ne kadar da seviyesiz ve ne kadar da aptaldı? Acaba tüm ilişki boyunca benim ofiste bırakamadığım iş problemlerini ve tüm iş görüşmelerimi, senin herhangi bir tek iş görüşmen kadar konuşabildik mi?

Bana neler yaptığını, ben anlattığımda anlamak istemedin. Benim nedenlerimi, benim cevaplarımı oldum olası beğenmedin zaten. Ben sana -hem de defalarca- söylediğimde hiç önemi olmamıştı, ama müdürün empati eğitimine ihtiyacın olduğunu söylediğinde yelkenleri hemen suya indirdin. Sana defalarca yalvardım, bir şeyleri tartışırken bana çok yüklenme, yetişemiyorum, cevap veremiyorum ve açıklayamıyorum diye. Sana açıklamaya çalıştım seninle tartışmanın ne kadar zor olduğunu. Ama bunu da benden duyunca anlamadın. Bir toplantıda iş arkadaşını kötü duruma sokup ağlattığında da farkına varmadın. Toplantıdaki başka biri sonradan sana bu durumu açıklayınca farkına vardın. Ben kimdim ki? Ben önce sana cevaplarımı beğendirmeliydim ki, gerisini getirebileyim. Sen ise cevaplarımı beğenir miydin? Meçhul.

Ağır aksak işleyen hafızamın çarkları bu akşam da nasıl işliyor. Çok heyecan verici değil mi? Sana bir lokasyon adı vereceğim ve şıp diye anlayacaksın: Yenibosna. Canım okuyucular, Yenibosna ile ilgili detayları merak ediyorsanız, lütfen başka yollarla iletişime geçin. Ismarladığınız bir bira karşılığı seve seve anlatırım. Seninle beraber Yenibosna’ya gidiyorduk. Atatürk Havalimanı’nın 35 numaralı pistinden bir uçak kalkmıştı ve üstümüzden geçerken benim konsantrasyonum uçağa kaymak gibi hata yaptı! Aman Allah’ım! Uçak içinde bulunduğumuz taşıta kafa üstü çakılsaydı daha iyiydi! Farkında mıydın, bilmiyorum? O tarihten önceki yaklaşık bir buçuk senede, ben senin pozisyonundaydım. Seninle konuştuğumuz her konu, seninle tartışığımız her konu o uçağa çıkıyordu. Akşamlarımız o uçağa çıkıyordu. Sabahlarımız o uçağa çıkıyordu. Başka şeyler konuşurken telefonuna bir bakıyordun, yine o uçağın yolcusu oluyorduk. Bir anda aklına geliyordu, business class uçuyorduk. Bir anda dedim, pardon. Aklından çıkmıyordu ki, sürekli CIP'deydik zaten. “Yeter” demiştim. Yaklaşık bir buçuk ay kavga etmiştik. O kadar boğmuştun ki beni o uçak yüzünden, senin uçağın yüzünden, ertesi gün görüşmen olmasına rağmen gecesinde bile kavga etmiştim seninle! Beni kendine o kadar muhtaç bırakmıştın ki! Beni anlaşılmaya, beni dinlenilmeye o kadar muhtaç bırakmıştın ki! Yine gidecektin Yenibosna’ya, iş yerinden nasıl izin alacağını, müdürüne nasıl sezdirmeyeceğini düşünüyorduk. O an yoğundum, düşünemedim ve ilgilenemedim. Nadir anlardan biriydi. Beni ilgilsizlikle suçlamıştın. Binde bir yapmıştım bunu. Doğru. Ben ilgisiz, seni önemsemeyen bir insandım. Hatta seni de istemiyordum ya. Neyse. Bunu anlatacak ne halim var ne dermanım.

En sevdiğim konu: yardım. Sonuçları sebep sandım. Evet. Nasıl anlayabilirdim olayın diğer boyutunu? Major depresif bir insan tarafından büyütülmüş bir insanın hayatının normalidir depresyon. Yardım çabalarım sonuca yönelikti. Evet. Ne yapabilirdim? Doktor muydum ben? Teşhis koymamı mı bekledin benden? Bilişsel terapi mi beklemiştin yoksa? Ya da ilaç yazmamı? Ben, anlayabildiğim kadarıyla, elimden geldiği kadarıyla ve en önemlisi senin izin verdiğin kadarıyla, hep ama hep yanında olmaya çalıştım, hep ama hep yardımcı olmaya çalıştım! Sen ki, tanımadığın insanlara bile koşarak yardıma giden sen, benden dahi yardım almak istemedin. Nefesini, bedenini, hayatını, her şeyini paylaştığın insanın senin için bir şeyler yapmasına asla izin vermedin. Kilo problemi çözülsün diye elimden geleni yaptım, sonunda beni aptal yerine koydun! Beraber kilo alırken suçlu bendim, suçlu benim “sığırizm” isimli hayat felsefemdi! Ağzına lokmaları tıkıyordum senin! Eyvallah. Ya ben farklı farklı dönemlerde toplamda elli beş kilo verirken ve senin yerinde saydığın zamanlar! Yine mi suçlu bendim? Sana bilgisayarda bir program yazmıştım ve kavga etmiştik. Sana yardım edebilmiş olmanın şoku içinde ne yapacağımı bilememiş, saçmalamıştım! Sen! Benden bir konuda yardım almıştın! Tartışmalarımız başta olmak üzere çoğu zaman “düşman” gibi hissetmekten sıkılmıştım!

İlgi gösterdiğin şeylere ilgi göstermedim. Doğru! Ya sen benimkilere gösterdin mi? Ben böyleyimdir, bilirsin. Kendine yapılmasını istediğin şeyleri yap, istemediklerini yapma! Opera sevmedim, tiyatro sevemedim. Ortak noktamız neydi bizim? Kitaplar? Sana bir kitap almıştım doğum gününde. Herhangi bir kitap değildi o. O kitabı bilerek seçtim. İçine de not yazdım, kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi: “Beni, benden daha iyi anlatabilen birinden dinle.” O kadar çaresizdim ki, kendimi sana anlatsın diye bir yazardan, bir kitaptan medet umar hale geldim. Bendim çaresiz hale gelen! Ben. İletişim konusunda kimseyle problem yaşamayan, her insanla iletişim kurabilen, herkesle anlaşabilen ben, sayın hakimim, bir kitaptan medet umar hale geldim! Sen ne yaptın. Okumadın. Ya söylesene, sen beni cidden dinlemek, anlamak istedin mi ya? Cidden beni tanımak istedin mi? Yoksa beni sevmeyi benden daha çok mu sevdin? Bu soruyu düşün. Çünkü bende seni mi yoksa beni sevmeni mi daha çok sevdiğimi düşünüyorum. O kitabın yazarı, diğer kitabında ne demişti biliyor musun? İyi oku bu pasajı, aklına yerleşsin:

Oysa birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının sonu da kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı fakat iyi bir oyun.

Bu yüzden sevmiyorum tiyatroyu. Ben zaten bu iyi oyunda başrol oynuyorum. Sonunu da biliyorum. Elimde tuttuğum ne varsa kötü bitti. Ama asla perde arasında oyunu terk etmedim. Cidden çok iyi bir oyun, değil mi?

Peki. Nereye gidiyorduk ben ve sen? Buna cevap vermeden önce hayattan ne beklediğimi açıklamam lazım iddianamemde. Sayın hakim! Aynı zamanda sanık sandalyesinde oturan bu değersiz savcınızın hayattan çok fazla bir beklentisi olmadı hiçbir zaman. Çok da olmasa mutlu ama huzurlu olmayı düşledi her zaman. İşbu iddianamede anılan şahıs, şahsımın yanında olduğu sürece hissettirdiği en önemli duygu huzurdu. Bu sebeple ve buna ilave olarak güçsüzlüğüm ve cesaretsizliğimle gidemedim senin yanından. Aylarca süren anlatamama ve anlaşılamama fırtınası. Geriye elimde ne kaldı biliyor musun? Hepsi mutlu olmayan ama çoğu huzur dolu anlar ve kalp çarpıntısı.

Nereye mi gidiyorduk? Sen çok güzel söyledin ya, bir daha ki sefer benim kafam kucağında çocukla evi terk ettiğinde dank edecekmiş ya. Evet, tam da o noktaya gidiyorduk. Kendi ailelerimiz gibi perişan olacak bir aile kurmaya doğru ilerliyorduk. Benim penceremden, başka bir şirkete, başka bir pozisyona da geçsen devam edecek olan senin iş kaygılarınla, günlük iş stresinle boğulacak olan bir geleceğe gidiyordum. Bir şeyler anlatmaktan vazgeçmiş, az da olsa anlattığım şeyler anlaşılacak mı, dert ettiğim şeyler -seninkiler kadar çok değildiler- senin dert ettiğin en ufak bir olay kadar değer görecek mi beklentisiyle yaşayacağım bir geleceğe gidiyordum. Sevgiliyken yaptığım en küçük hatada dahi beyni en kötüsüne giden biriyle, ileride "ya hata yaparsam" -ki yaptım, yapıyorum ve yapacağım da, zira ben de insanım- korkusuyla, kartopu etkisi gibi "acaba giderek büyür mü?" -ki gün geçtikçe büyüyordu- kaygısıyla, bir adım atarken bile üç kere teyit almak zorunda hissedeceğim bir geleceğe gidiyordum. Yaptığım bana göre en normal hareketi bile defalarca ve defalarca açıklamaktan usanmış, vur dediği her şey öldürülen, ağzından çıkan ve çıkmayan her kelimesi sorgulanan bir insana doğru gidiyordum -zaten olmamış mıydım ki?-. Ben, senin kucağında çocukla evi terk etme noktana henüz ulaşamamıştım. Ufak bir gripte -alt tarafı grip- bile yardım almakta zorlanan, ufak bir soğuk algınlığında -alt tarafı soğuk algınlığı- bile dünyayı cehenneme çeviren birinin hamileliğinin, çocuk doğurmasının ve bu süreçte benim yaşayacaklarımın ötesine bir türlü gidememiştim. Seni işte bu yüzden takdir ediyorum. Ben, bilerek ve görerek, bir insanın sana yaptığını bir daha muhakkak yapacağını gözardı ederek bu çukura sürükleniyordum, bu sürüklenişi durduracak kadar güçlü değildim. Kendini ve beni bu çukurdan çıkardın aldın. Tebrik ve teşekkür ediyorum. Ama dur. Champix’in de hakkını vermem lazım. O olmasaydı, son kavgamızda -daha önce içimden defalarca geldiği ama hiç yapamadığım gibi- kapıyı vurup evi terk edemezdim. O olmasaydı ben sana “sen kendine iyi bakmazsan kimse bakmaz” cümlesini kuramazdım. O olmasaydı, seni istediğin gibi yalnız bırakamazdım! Champix’i suçlama, aksine teşekkür et. Beni ve seni karanlık bir gelecekten kurtardı.

Hastalık başlığına gelmişken; ne kadar çok ilgilendin, ne kadar da çok kendinden verdin değil mi benim rahatsızlıklarımda? Saçkıran olduğumda, diş iltihabım bağımsızlığını ilan etmeye çalıştığında, gecem çöktüğünde. İnternetten hastalık araştırmak ve doktora git demek, kendinden çok vermekse eğer, bu hususta ilişkide kendisinden daha çok veren taraf bendim. Senin her bir doktora git demene karşılık ben beş defa dedim. Aramızdaki en büyük fark neydi biliyor musun? Problem olan yerde sen vardın, çözümlerde ise yoktun. Ben doktora gidiyordum, sen gitmiyordun. Sana dişçi araştırmamın, bulmamın, onlarca defa git dememin bir önemi yoktu. Gitmek istemiyorsan, dünya yarılsa, Amerikan Başkanı arasa gitmezdin. Elinden tutup götürmemişim. Bana bunu söylerken, acaba elinden tutup seni zorla dişçiye götürmeye çalışsam bana vereceğin tepkinin nasıl olacağını hiç düşündün mü? Lütfen bunu ciddi olarak düşün. Hayatınla, sağlığınla ve benimle olan problemlerin çözümünde seni hiç göremedim. Seni arkadaşlarımın yanında istemiyordum ya? Yanlış yaptığım noktalarda varlığını yadsınamaz biçimde hissettiriyordun. Çözmeye çalıştığım noktalarda ise, varlığın kocaman bir hiçlik oluyordu!

Yukarıda yazdıklarıma bir göz attım da, istediğim gibi yerden yere vuramamışım seni. Vuramam ki zaten dememi bekliyorsun, değil mi? En kötülerini en sona sakladım.

Yatarken sana sarılmak yerine duvara dönüp uyuyordum ya. Alışkanlıktandır deyip geçmiştim ama sen hep rahatsızdın. Son birkaç ayda rahatsızlığında sonuna kadar haklıydın. İçimden duvara dönerek uyumak geliyordu. Senin bana arkamdan sarılmandan son zamanlarda da rahatsız olmaya başlamıştım.

Son doğum günümde yaptığın sürpriz hiç hoşuma gitmedi! Bütün gün zoraki gülümsemeyle dolaştım yanında. "Mutlu ol" diye emredercesine gözlerimin içine baktıkça sen, yüz kaslarımın germeye çalışmaktan tiksindim o gün. Gittiğimiz yerleri hiç düşündün mü? Ben hayatımda hiçbir şeyi boş yere yapmam. Sana araba öğretmeye çalışıyordum, bir araba kiralamıştık, sıfıra yakındı, benim çok hoşuma gitmişti. Önce anadolu yakasının kuzeyindeki yerleri gezmiştik. Sonra senin bir arkadaşını alıp bu sefer, avrupa yakasının kuzeyine gitmiştik. Ve sana o gece sarıldığımda ne demiştim: “İstanbul’da geçirdiğim en güzel gündü.” O günlerin peşinden koştum, o günleri tekrar yakalamaya çalıştım. Ama olmadı. Ne o lüks araba, ne o lüks restaurant, ne daha önce gittiğimiz o yerler bana eskisi gibi hissettiremedi. Benim istediğim o değildi, benim istediğim farklı bir deneyim değildi, benim hissetmek istediğim şeyler o “en güzel gün”dekiler gibiydi. Benim istediğim daha önceki doğum günlerimdi. Benim hissetmek istediğim, küçük pastalar ve sallama çaylar içerek kutladığımız ve üzerine sarılarak geçirdiğimiz doğum günlerindeki hislerdi.

Yukarıda alıntıladığım pasajda yazarın dediği gibi, kötü bir hayat ama iyi bir oyun benim hayatım. İçten içe seninle yaşadığım huzurun kötü biteceğini bilerek ancak her an duyduğum huzuru ruhumun en derin yerlerine işlemeye çalışarak yaşadım ben seninle geçirdiğim hayat perdesini. Yazarın dediği gibiydi; güzellik, kısa süren bir aydınlık oldu benim hayatımda. Uşak rolünde sahneye çıktığımdan emin olamamıştım seninle birlikteyken. Sen gittikten sonra şimdi o kadar çok eminim ki rolümün uşak olduğuna, bilseydim bu rolde sahneye çıkacağımı hiç çıkmazdım o sahneye.

Sana, senin bana yaptığın gibi teşekkür etmek isterdim. Ama ben sen değilim. Senin yaptığın gibi, bir anda "güzel anılar" bölümüne kaldıramıyorum hafızamın. Birkaç sene sonra bir daha uğra buraya, belki "güzellikleri" de paylaşabilirim. Ama ben sen değilim. Hayat bana bir gol attıysa, hemen baskı yapıp cevabını vermem gerek! O yüzden sana olan tek bedduamı, iddianamemde tekrarlayarak veda ediyorum: Umuyorum, sen benim içimde ihmal edilebilir noktaya gelene kadar, hatıram olan en ufak zerre bile beni sana hatırlatır ve için yanar. Ve sana teşekkür ediyorum, ilişki boyunca evimden uzak durduğun için. Şiddetle isterim ki o evin her köşesindeki her eşyasındaki anılarım senin üzerine cehennem gibi çöksün, ta ki sen benim içimde ihmal edilebilir noktaya gelene kadar, ta ki ben seni atlatana kadar, ta ki senden geriye kalan enkazdan kendime dair bir şeyler toparlayana kadar.

Gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

Gölge.

27 Eylül 2015 Pazar

eylül, benim hüzünlü orospum

Zaman anlayışı döngüsel bir insan olan benim için, yeni yıl başlangıcım eylül ayıdır. Alışkanlıklarımdan kurtulmayı, konfor alanımın dışına çıkmayı sevmiyorum. Nitekim yılların alışkanlığı; bir eylül ayında doğdum, okullara hep eylül ayında başladım, eylül ayında İstanbul’a -beş sene sonra ayrılmak üzere- yerleştim. Doğrusal zaman anlayışımın olmamasının eksikliğini yaşamadım; konuşmayı azaltmış olmama rağmen ara sıra geçmiş günlerden bir şeyler anlatmaya heveslenip, anlattığım şeyin tarihinden bahsetme ihtiyacı duyarım. Bu ihtiyacımı da “2 3 sene önceydi”, “5 6 ay önce” gibi tarih belirteçleri ile karşılarım.

Bu sene 28 yaşına girdim. Haftanın tek günleri uyandığımda kendimi çok daha genç hissediyorum; sanki 18 yaşındayım. Üniversitenin son senesine kadar 18 hissetmiştim kendimi, son senesi başlayınca bir anda 24 olmuştum. Haftanın çift günleri uyandığımda ise abimi düşünüyorum; abim dediğim adam 2 ay sonra 39 yaşına basacak. Bu bana kendimi yaşlandırmış hissediyor. Bir sonraki sene ailemin sanki üzerine bir anda sonbaharın çöktüğü bir çınar yahut cepheden düşman mitralyözlerinin üzerine süngü hücumuna kalkan öncü birliğe döneceğini hissediyorum; önce birimiz düşecek ve düşüş başlayacak, sonra sırasıyla bir sonrakinden birkaç adım öteye sıra sıra düşmeye başlayacağız. Arkamızdan gelenler ise sararmış yaprakların içinde ayaklarını sürüyecekler yahut çarpılmış ölü yüzlerimize bakacaklar. Korkmuyorum. Düşmekten ve düşmelerinden korkmuyorum. Alışkanlıklar işte, bazı döngülerimin kırılmasından çekiniyorum, asla giderilemeyecek özlemler içine düşmek istemiyorum.

Geçenlerde bir yazı okumuştum, “George Orwell mı kazandı yoksa Aldous Huxley mi?” başlıklı. Bence onlar berabere kaldılar. Ben ve benim gibiler kaybettik.

İnsanlar iyice kullandıkları sosyal hesaplara benzediler. Sözlerinde karakter kısıtlaması var. Dinlemeyi göze almadan konuşuyorlar. Fizikte her etki bir tepki doğururken, sen nasıl tepki beklemiyorsun.

Ciddi sürelerdir görüşmediğim birkaç insan var. Onlarla görüşmek istiyorum, hem de çok. Ancak olmuyor. Bilsinler onlar; hep aklımdalar, hep benimleler. Yarın görsem, hatırlamadığım son görüşme tarihimizden bir gün sonra tekrar görüşmüş gibi hissedeceğim.

Daha fazla takım elbise, gömlek ve kravat almak istemiyorum. Basıp gitmek istiyorum. Yıllardır dinlediğim üç albümü yine son ses dinleyerek, içinde çığlıklar atarak güneşin battığı yere doğru gözlerim aka aka araba kullanmak istiyorum. Bir çarşamba sabahı işe gitmek yerine, Beşiktaş’a gitmek, 7 8 Hasan Paşa fırınından kayıntı alarak sahilde kahvaltı yapmak, biraz kitap okumak ve öğlenin serinliğinde yatağımda şekerleme yapmak istiyorum.

Bırakıp gidesim var. Nereye gittiğimi bilmeden, sadece gitmek istiyorum. Bir dürtü. Bir ara da, yüksek bir yerden atlama isteği dürtüsü vardı içimde; Kanyon’da en üst kattan aşağıdaki kafelerden birindeki herhangi bir masaya yahut şirkette öğle yemeği vakti en üst kattan yemekhane sırası bekleyen insanların yanına.

Gitmek istiyorum dedim ya, gittiğim yerde de sıkılırım ben. Bir sonraki durağımda sıkılacağımı da bilirim. Şu içimdeki sıkıntı bir geçse… Bir de sayısal loto ya da milli piyangodan büyük ikramiye çıksa. Kimlere çıkar ki bu ikramiyeler?

Bu aralar bir hobi edinme isteği var içimde. Zaman daha dolu olsun, daha hızlı ve daha az farkında olarak yaşlanmak istiyorum. Aynı zamanda acele etmek de istemiyorum, Oğuz Atay’ın dediği gibi; “Acele etmeyelim. Önümüzde koca bir hayat var.”

26 Ağustos 2015 Çarşamba

öfke tiradı

Perde açılır.

Yağlı saçları, çiçek bozuğu izleri ile dolu suratı, kısa boyu, sinik duruşuyla Gölge, perdelerin arasından çıkarak sahnenin en ortasına gelir. Gişenin günler ve hatta aylar önce kapatıldığı ancak gün içinde etkili olan kar ve sis yüzünden kimsenin gelmediği tiyatroda, üç perdelik oyunun ilk sahnesine, öfke tiradına başlar:

Olamıyorum onlar gibi (burada bir isim söyler ama anlaşılmaz). Beni farklı olmakla suçluyorlar, değişik olmakla yargılıyorlar. "Yahu" diye haykırıyorum suratlarına "benim farklı olmak gibi bir amacım yok.". Herkes gibi olmaktan rahatsız olmam görevim gereği, ama bırakın da sonrasında kendim olayım be. İnsan olmak gibi bir niyetim de yok, onlar gibi olacaksam da hiç olmam. Dostoyevski'nin dediği gibi piyanoda dişli (vida) olurum ben, onun dediğinin aksine dişli (vida) olmadığımı kanıtlayacak eylemlerde bulunmak istemiyorum. Zorlamayın beni ey onlar! Ben çıkmıyorum dışarı! Benim işim yok sizin aranızda, o yüzden (bu yüzden) değişiğim ben. Beni korkak olmakla itham ediyorsunuz ama asıl korkak(lar) sizlersiniz! Yalnız çıkamıyorsunuz dışarı, yalnız oturamıyorsunuz kutularınızda. Siz o kadar korkaksınız ki gittiğiniz mekanlara dışarılara taşıyorsunuz, oralara girmek için sıra bekliyorsunuz. Sürekli sürü halindesiniz siz! Asıl siz benden ve benim gibilerden korkuyorsunuz, korktuğunuz için aşağılıyorsunuz. Dönüp bir aynaya bakın hele. Saçkıranlar sizin kafanızda, sizin sakallarınız delik deşik! Biri elinizi tutmadan karşıya geçemiyorsunuz, vale getirmezse arabanıza gidemiyorsunuz, telefonunuz susunca öldüm mü acaba diye korkuyorsunuz! Ben ve benim gibilerle göz göze gelince gözlerimizin içine bakamıyorsunuz! Siz o kadar korkuyorsunuz ki betondan bir zırh ördünüz ciğerlerinizin üzerlerine hem de amelesiyle, mimarıyla, mühendisiyle. Çıplak kumun üstünden çıplak denizi görmeyi unuttunuz siz. Sadece birbirinizin değil gecenin güzelliğinin de ırzına girdiniz. Allah da belanızı verdi, lanetlendiniz. Lanetinizi görmeye (ve anlamaya) cesaretiniz yok! Milyonlarca yıldız varken kabusunuz olacak tek bir yıldıza mahrum bırakıldınız. Hodri meydan diyorum size, madem çok cesursunuz, bırakın yanınızdakini, beraber bakalım sonsuz yıldızlara. Ama olmaz, babil kulesi gibi diktiğiniz binaların en tepesinden (yalnızca) bizi küçümsemeye yeter yüreğiniz. Daha yukarı, daha karanlığa, insanın daha içine bakmaya cesaretiniz yok sizin! Onlar olarak siz nereden geldiğinizi bilmiyorsunuz. Ama nereye gittiğiniz aşikar; en kalabalık yerdesiniz siz! En yalnız kalamayacağınız, en birbirinizi anlamayacağınız yerdesiniz siz! Ben artık bağırıp çağırıyorum; madem siz insansınız, ben değilim. Kulaklarınızın zarlarını patlatmaya geliyorum. Cehennem gibi üzerlerinize çökmeye geliyorum! "Yeter" diye anons yapan araçlar dolaştıracağım sokaklarda. (Yere düşenlere) Attığınız tekmeleri kaydedip, sahte hesaplarla servis edeceğim sosyal medyalarda! Bizim gibileri de (yanıma) alıp gözlerinizin içine bakacağım! Doldurduğunuz mekanlardan sizleri evlerinize kadar kovalayacağım! "Ben insan değilim be" diye pankartlar hazırlatıp reklam panolarına, uçaklardaki dergilere, okuduğunuz katalogların orta sayfalarına bastıracağım! Vaazlar verdireceğim her yerde, her şehirde tüm inananları Allah huzurunda sizi lanetlemeye davet ettireceğim! 

N'oldu? Sindiniz hemen. Hani cesurdunuz? Hani oturduğunuz yerden tüm şehri fethetmiştiniz? Sur dışından sur içine racon kesen eski delikanlılardan mı sandınız kendinizi? Bastığı toprağın sadece toprak olmadığını idrak edenler artık torun bekliyor ey onlar! Siz toprağın ne olduğunu internetten öğrendiniz! Hiç sinmeyin boşuna, ben sizin gibi değilim. Sizinle uğraşmaya tenezzül bile etmem. Dedim ya henüz; siz lanetlisiniz. Diğerinden biraz parlak başka bir ampul görünce kuzey yıldızı zannediyorsunuz. Allah belanızı vermiş zaten, eriyen buzulların sularında boğulmanız yakındır! 

Gölge, tiradını bitirir. Kalan sahne ve perdeleri tamamlamadan, sendeleyerek sahneyi terk eder.

Perde kapanır.