Sayfalar

9 Nisan 2018 Pazartesi

iyi hissetmek

Askerden geldikten sonraki iş arama sürecimde yaşadığım zamansal bollukta okuduğum kitapları bu blogta paylaşmaya çalışmıştım. İnceleme yazısı yazmaya niyetlenmiş becerememiştim, sadece altını çizdiğim cümleleri paylaşıp kitap hakkında bir iki kelam edip bırakıyordum. İstediğim gibi inceleme yapamadığım için, iş hayatına da başlamamla birlikte bu çabamı bıraktım, kitap okumayı değil tabi. Beş sene sonra bir kitaptan bahsedecek olmak ise garip geliyor.

Öncelikle “Bu kitap nedir?”, “Neden aldım ve okudum?” gibi sorulara cevap vererek başlamak istiyorum.

İyi Hissetmek, Dr. David Burns tarafından 1980 yılında yazılmış bir “kendine yardım” kitabı. Görüntü olarak herhangi bir “kişisel gelişim” kitabına benzese de, değil. Dr. Burns bilişsel terapiyi ortalama bir insanın anlayacağı şekilde anlatıp, kendini tedavi edebilmesi (kendine yardımcı olabilmesi) için farklı teknikler anlatıyor bu kitapta. Bilişsel terapi ise, (internette bulduğum en basit tanımıyla) uygun olmayan olumsuz ve kendine odaklı düşünce örüntülerini tanımlamayı ve değiştirmeyi hedefleyen bir terapi türü. Duyguların düşüncelerden kaynakladığından hareketle, düşünce üzerinde değişiklik yapmayı hedefler.

Sevgili egzozzamanı okuyucuları bilirler ki geçen sene baya kötü zamanlar geçirmiştim. Gerek kendi çabalarım gerekse etrafımdaki insanların yardımları sayesinde toparlanmıştım. “Artık bana kolay kolay bir şey olmaz” noktasındayken, bir süre önce ufak bir duygusal sarsıntı geçirdim. Kendimi, olmam gerekenden daha kötü hissettim. Enerjim gözlemlenebilir şekilde düştü, ofisteki insanların “Neyin var?” sorularına maruz kaldım. Ofis dışında ise gerginliğim metrelerce ötelerden hissedilebiliyordu. Kafamda bir keman çalıyordu, bu keman beni rahatsız ediyordu ve onu susturamıyordum. Bir akşam kendime “toparlanamadığımı, verdiğim tepkinin gereğinden fazla ve garip olduğunu” itiraf ettim. 1999 depreminde Avcılar’da olan binalar gibi hasar almıştım ama büyük bir farkla, benim depremimin şiddeti 7,4 değil, 2 civarındaydı, belki daha da az. Ofiste bu sorulara daha fazla dayamadığım noktada, müdürüme daha önce canımı sıkmış ancak mevcut olayla alakası olmayan bir olayı anlattım, cevap vermemek garip kaçacaktı artık. O da bana bu kitabı önerdi, internetteki olumlu yorumları okudum, bir şans vermeye karar verdim.

Bir hafta içerisinde, üniversiteden sonra ilk kez, altlarını çizerek, notlar alarak ve verdiği ödevleri yaparak (hala bazı ödevler üzerinde çalışıyorum) bir kitabı çalıştım. Bazı yerleri geçen seneden bugüne kadar yapmaya çalıştığım ancak bilimsel adını bilmediğim şeylerdi, bazı yerleri benim için yeni yöntemlerdi, bazı yerleri ise kitap en kötü senaryo kabülüyle yazıldığı için bana hitap etmeyen bölümlerdi. Son tahlilde, benim için kesinlikle faydalı olduğunu söyleyebilirim.

Klasik bir inceleme yapmak yerine -zaten yapamıyorum-, aldığım notlarla birlikte, okuduklarımdan neler anladım, benim için önemli ve faydalı olanlar neler, anlatmak isterim. Az önce de söylediğim gibi kitap, en kötü senaryo kabülüyle yazıldığı için, anlatmadığım aktarmadığım paylaşmadığım şeyler olacak. Kitapta da dediği gibi her insan farklıdır, herkesin çözümü de farklı olacaktır.

Kitap, fiyatı yüksek bir psikyatristin zengin karşılama salonu gibi rahatlatıcı bir girişle başlıyor. Bilişsel terapinin ne olduğundan, hangi temele dayandığından, ki bu temel çok önemli, kitabın depresyon hastaları üzerindeki olumlu etkilerinin sonuçlarını ortaya koyan sayısal sonuçlardan bahsederek okuyanı rahatlatıyor. Ancak kitabın herkes için tek başına yeterli olamayabileceğini, profesyonel destek alınması gerekebileceğini ve kitabı okuduktan sonra da her şeyin güllük gülistanlık olmayabileceğini de söylemeyi ihmal etmiyor.

Dr. Burns, girişle birlikte ilk bölümde bilişsel terapinin temelinin “duyguların, düşüncelerden kaynakladığını” açıklayarak, bu düşüncelerde yapılan çarpıtmaların kişinin kendini depresyonda hissetmesine neden olduğu tezini açıklıyor.

Ben, bu kitabı okumadan önce duygularımın düşüncelerden kaynaklandığına inanmıyor hatta bu düşünceye şiddetle karşı çıkıyordum. Duyguların düşüncelerden kaynaklandığı tespit etmek için çok basit bir yöntem var. Kalabalık bir caddede yürüdüğünüzü düşünün. Sıcak havada, soluk almakta biraz zorlanan yaşlı bir teyzenin bir bankta, biraz da rahatsız bir pozisyonda tek başına oturduğunu gördünüz. Aklınızdan “Teyze, nefes almakta zorlanıyor, yalnız başına da sokaklarda kalmış, kimsesi yok mu bunun? Ya bir şey olursa? Ya ben de ileride onun gibi yalnız kalırsam?” diye bir düşünce geçirin. Muhtemelen, üzüntülü ve kaygılı hissettiniz. Bir de “Teyze, bu havada, bu yaşına rağmen yürüyüşe çıkmış, helal olsun. Biraz da soluk soluğa kalmış ama onun yaşına göre normal bir durum bu.” gibi bir düşüne geçirin. Muhtemelen, teyze adına gurur duyacaksınız. Ya da herhangi bir düşünce geçirmeyin. Hiçbir şey hissetmeyeceksiniz. İşte, duygular düşüncelerden kaynaklandı. Bilişsel terapinin sihirli dünyasına hoş geldiniz.

Yapılan çalışmalar neticesinde, duyguları yaratan düşüncelerde yapılan 10 farklı çarpıtma belirlenmiş. “Ya hep ya hiç düşüncesi”, “aşırı genelleme”, “-meli –malı cümleleri” ve “aşırı büyütme” gibi düşünce çarpıtmalarının olumsuz duygulara neden olduğu, bu otomatik çarpıtmalar sonucu ortaya çıkan döngünün de depresyonla sonuçlandığı ortaya konmuş. Örneğin, iş yerinde yaptığınız hatalı bir çalışmayı müdürünüze gönderdiniz, müdürünüz de size kızdı. “Bütün işlerim böyle, hep hata yapıyorum. Hatasız olmalıyım.” dediğinizde kendine, hem aşırı genelleme yapmış olursunuz (bütün işleriniz hatalı değildir) hem de –meli –malı cümlesi ile (herkes hata yapabilir) düşüncelerinizi çarpıtmış olursunuz. Bu basit bir açıklama ama canınızı sıkan duyguların kök neden analizini yaptığınızda çarpıtılmış düşünceler olduğunu göreceksiniz.

Dr. Burns bir sonraki bölümde pratik uygulamalar ile bu çarpıtmaların üstesinden nasıl geleceğinizi ortaya koyuyor. Bunlardan benim işime yarayanı “3 sütun tekniği” oldu. Ben bunu geçen seneden bugüne geçen süreçte de, bu tekniği bilmeden uyguluyordum ve adına “kendi kendini göt etme” diyordum.

Bu teknikte 3 sütundan oluşan, aşağıdaki gibi bir tablo oluşturuyorsunuz. Ben bu tabloyu telefonumda oluşturdum. Kendinizi kötü hissettiğiniz an, bu hisle alakalı olarak aklınıza ilk gelen otomatik düşünceyi yazıyorsunuz. Yanına ise yukarıda bahsettiğim 10 farklı çarpıtmadan hangisini/hangilerini yaptığınızı yazıyorsunuz. Telefonuma bunları da not almıştım. Son sütuna da bu otomatik olumsuz düşünceye karşı mantıklı bir yanıt vererek kendinizi savunuyorsunuz. Yani kendinizi mantıklı cevaplarla göt ediyorsunuz. Geçen sene kötü olduğum süreçte, işten gelip balkonda saatlerce bira içip kötü hissettiğim zamanlarda ben bunu yapıyordum, kendi kendime konuşup, hislerimi yorumlayıp mantıklı bir zemine oturtmaya, bir çıkış yolu aramaya çalışıyordum. Başta işe yaramaz gibi görünüyor ancak bir süre sonra otomatik olumsuz düşüncelerin yerini otomatik mantıklı düşünceler alıyor ve kendinizi kötü hissetmiyorsunuz. Daha bugün yaptığım bir uygulama ile birlikte bu yöntem şu şekilde:

Otomatik Düşünce
Bilişsel Çarpıtma
Mantıklı Yanıt
Ev arkadaşım tarafından dolandırıldım. Tam bir aptalım. Bunu nasıl göremedim?
Aşırı genelleme, aşırı büyütme, falcılık
Daha dolandırılıp dolandırılmadığım kesin değil. Sürekli dolandırılan bir aptal değilim. Hem dolandırılsam bile, hayatta böyle şeyler olur. Benim için büyük olmayan bir miktar. İnsanlar iyi niyetlerine kurban gider. Çiftlikbank gibi saf aptallıktan dolandırılmadım. Eğer dolandırıldıysam bile, bu da benim için bir ders oldu, bir daha ki sefer bu kadar iyi niyet göstermeyeceğim.

Bu yöntem ile Dr. Burns duygusuz, aptal ve herşeyi tolare eden bir robota dönüşün demiyor. Ama yukarıdaki olumsuz düşünce bana 3 gündür günde 4 defa sigara molası verdirip her molada kısa sürede 4-5 sigara içmeme sebep oluyordu. Bugün öğle bu analizi yaptığımda, bahse konu olay için kendime kızmaya son verip başımdaki problem için alınabilecek aksiyonları düşünmeye başladım. Ve sigara molasına inmedim.

Bir diğer pratik uygulama zevk tahmin formu. Geçen sene bu zamanlar, dizimdeki sakatlıkla da birlikte iyice eve kapanmıştım. Haftasonları bile dışarı çıkmıyordum. Çıkmam lazım diye kendimi zorluyordum, yalnız başıma bir şeyler yapmaktan çekiniyordum, yine eve kapanıyordum. Yaza girmeden ise bu kararımı, bu form ve yöntemden bağımsız olarak, değiştirdim. Güzel bir yaz geçirdim. Bu yöntem şöyle işliyor. Bu sefer 5 sütunluk bir tablo yapıyorsunuz. İlk sütuna tarihi, ikinci sütuna yapmak istediğiniz aktiviteyi, üçüncü sütuna kimle yapacağınızı (yalnız yapacaksanız “kendim” yazın), dördüncü sütuna 100 puan üzerinden beklediğiniz tatmini ve son sütuna da aktivite sonrası aldığınız tatmini yine 100 puan üzerinden yazın. Aktiviteleri ev temizlemekten yurt dışı seyahate kadar çeşitlendirebilirsiniz. Tarih yazmak, uymanız gereken bir plan oluşması açısından önemli, yoksa bugün olmaz yarın diyebilirsiniz. Tablo çizmeden bu yöntemi bilmeden, geçen sene gittiğim motosiklet eğitimini örnekleyeceğim. Kendim gittim. Yıllardır motosiklete karşı çıkan biri olarak eğitimden tatmin beklentim 10 puandı. Eğitim sonrası ise 100 puan vermiştim. Şu an aktif bir motosiklet kullanıcısıyım. Mesela en çok çekindiğim şeylerden biri yalnız sinemaya gitmek. Önümüzdeki hafta aktivite listemde var.

Dr. Burns, bu bölümde farklı koşullar için pratik uygulamalardan bahsediyor. Bu uygulamalarla özgüven oluşturmayı, harekete geçmeyi, eleştiriye etkili karşılık vermeyi, kızgın ve suçlu hissetmenin önüne geçmeyi öğretiyor. Bu saydıklarımdan son üçü benim için bir problem teşkil etmediği için bunlar ile alakalı cümle kurmadım. Ancak adını bilmeden yaptığım bu uygulamaların, beni daha iyi hissettirdiğini ve enerjimi yükselttiğini sadece ben ya da kitabı sadece bana öneren müdürüm değil, iletişim kurduğum herkes fark ediyor. Şimdi sistematik olarak takip ettiğim bu uygulamalar, kendimi daha iyi hissetmeme yol açıyor.

Bu bölümden aklımda kalan önemli bir diğer nokta ise güzel bir şey olarak görünen mükemmeliyetçiliğin aslında ne kadar yıkıcı bir şey olduğuydu. Yazar, etraftaki diğerlerinin ve kendimizin asla mükemmel olamayacağını öğütlüyor. Gerçekçi olmanın ve gerektiğinde kendi düşüncülerinizi değiştirmenin, insanları ve dünyayı değiştirmekten çok daha kolay olduğunu söylüyor. Eski evimden çıkana kadar, bir eve sahip olamamaya, kira ödemeye, evimi ev arkadaşıyla/arkadaşlarıyla paylaşmaya, kötü bir evde yaşamaya o kadar çok üzülüyordum ki, çoğu zaman akşamları eve gitmeyi istemiyordum, sadece ev hayatımı değil tüm hayatımı mahvediyordum. Sonra yaşadığım şehirde kolay kolay ev alamayacağımı, şehir merkezine ve iş yerlerine yakın evlerin durumunun aşağı yukarı aynı olduğunu, kiraların yüksek olduğunu ve evi biriyle paylaşmanın mantıklı olduğunu, bunun sadece benim değil ve sadece İstanbul’da yaşayan yüz binlerce insanın değil, dünyanın tüm metropollerinde yaşayan insanların problemi olduğunu düşünmeye başladım. Düşüncemi değiştirdim, şartlar buydu ve aileden toprak zengini olmadığım için bu durumu kısa ve orta vadede değiştiremeyecektim. Durumu kabullendim ve kendi düşüncemi değiştirdim. Tek bir düşünce değişikliği ile hem daha iyi bir evde yaşamaya başladım, hem hayat kalitem inanılmaz yükseldi, hem de daha huzurlu bir insan haline geldim.

Yazar, ısrarla ve ısrarla kötü duyguların sebebinin çarpıtılmış düşünceler olduğunu vurguladıktan sonra kitabın en kısa ama en etkili bölümünde “sağlıklı üzüntüyü” tanımlıyor. İnsanlar üzülebilir; sevilen birinin kaybı, iflas, işten kovulma, ciddi bir hastalık gerçekten üzüntü kaynağıdır. Ama bu üzüntüler yukarıda bahsettiğim çarpıtmalarla çarpıtılırsa, duygularınıza karşı yenilirsiniz. Geçen sene ilişkim bittiği sırada, doğal olarak üzülüyordum. İlk başlarda bunu çarpıtıyordum. Bir daha mutlu olamayacağım (aşırı genelleme, falcılık), hayatım bombok devam edecek (aşırı büyütme) gibi. Kitapta dediği gibi, bu çarpıtlamalardan -kitaptan haberim olmadan kendi başıma kurtulduğumda- başımdaki gerçek problemlerle uğraşmaya başladım. İş yerinde performansımı arttırmam gerekiyordu, dizimi sakatlamıştım ve spora gitmiyordum bunu çözmem gerekiyordu ve en önemlisi dışarıda yaşanması gereken bir hayat vardı ve yaşamalıydım. Yaptım da.

Dr. Burns, bu kadar şey anlatıp çözüm önerisi sunduktan sonra, diğer bölümde tüm bu yaşananların sebebini açıklıyor. İnsanların tutumlarına göre, düşüncelerini çarpıttıklarını, bunun da negatif duygulara sebep olduğu açıklanıyor. İnsanların tutumları yedi temel tutumda sınıflandırılıyor. Kitapta bunlardan üçü detaylı olarak inceleniyor ve bu üçü istatiksel olarak depresif hastaların en kötü skor çıkardığı tutumlar: onay bağımlılığı, sevgi bağımlılığı ve mükemmeliyetçilik. Ben bunlardan sevgi bağımlığında ve özerklik konusunda kötü skorlar aldım. Haklı olarak kötü skorlar aldım. Sevgi bağımlılığını yenmenin en temel noktası ise kendini onaylama ve kendi başına yapılan aktivitelerden zevk alma. Bu konuda hala sıkıntılar çektiğimi gizleyemem. Çoğu şeyi yalnız yapıyorum, yapmadan önce paylaşacak bir insan bulamadığım zaman içimde bir direnç oluşuyor, o direnci kırdığım zaman ise aldığım tatmin -çoğu zaman- tahmin ettiğimden daha yüksek oluyor. Ancak kendi başıma yapmaya çekindiğim şeyler var hala. Dr. Burns buna çözüm olarak ise yukarıda bahsettiğim zevk tahmin formunu öneriyor. Uyguluyorum.

Dr. Burns, son iki bölümde intiharı düşünen okuyuculara yönelik tavsiyeler veriyor ve bizlere sayfalar dolusu anlattığı şeyleri kendi hayatında uyguladığı örnekleri vererek kitabı bitiriyor.

Başlarda da dediğim gibi, Doktor tarafından anlatılan yöntemlerin çoğu tanıdık. Bir kısmını ben keşfettim ve bilimsel adını ve uygulamasını bilmeden hayatıma uygulamaya çalıştım. Geçen seneye göre çok daha iyi durumdayım. Bu demek değil, duygusuz bir robota dönüştüm. Ancak mühendis olmanın getirdiği sebep sonuç sorgulamasını kendi duygularıma da uygulamaya başladım. İleride illa canım sıkılacak, ben de insanım, mükemmel değilim, illa üzüleceğim. Ama dönüp, ipucu alacağım, çözümü hakkında muhakkak bir şeyler bulacağım bir kitap kazandım. Kitaptan alıntılar ile bu uzun yazıma son verirken, Dr. Burns'e bu kitabı için içten teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Borcumu da öderim.

Her durumda, düşünceleriniz duygularınızı yaratır.

Aklınızdan bir şey geçirip ona inandığınızda, içinizde ani bir duygusal tepki hissedeceksiniz. Düşünceniz duygunuzu yaratıyor.

İnsan olmanın bir yanında zaman zaman altüst olmak da vardır, yani size sonsuz bir huzura kavuşamayacağınızı söyleyebilirim.

Reddedilmenin acısı, neredeyse her zaman, aşırı genellemeden kaynaklanır. Gerçeklerle aşırı genelleme olmaksızın bir yüzleşme, geçici olarak hayal kırıklığı yaratsa da, ciddi bir rahatsızlığa yol açmaz.

Kendinize, "Buna dayanamıyorum." dediğinizde, hissettiğiniz acıyı büyütüyorsunuz, yani dayanıyorsanız dayanabiliyorsunuz demektir.

Aslolan, ancak kendinize verdiğiniz değerin nasıl hissettiğinizi belirlediğidir.

Kendinize nutuk çekmekten vazgeçmeyi öğrendikçe, çok daha iyi hissedeceksiniz.

İlk önce insan yaşamının, çok fazla sayıda ve çok hızlı değişen düşünceler, duygular ve davranışlar ile birlikte sürekli değişen bir fiziksel bedeni de içeren bir süreç olduğunu düşünmelisiniz. Bu yüzden yaşamınız, evrim geçiren bir deneyimdir, sürekli bir akıştır. Siz bir şey değilsiniz, herhangi bir etiket kısıtlayıcıdır, fazlasıyla yanlıştır ve genelleyicidir.

Ve yine pek çok depresif kişi, kendilerine yardım etmek için bir şey yapmayı inatla reddettikleri bir aşamadan geçerler. Bu önemli istatiksel sorun çözüldüğü an, depresyon tipik olarak kaybolmaya başlar.

Mükemmeliyetçilik. Kendinizi uygunsuz hedefler ve standartlara yenik düşürürsünüz.

Gerçeklerle kafanızdaki ideali kıyaslama alışkanlığınız sonucu hayal kırıklığına uğrarsınız. İkisi örtüşmediğinde, gerçek olanı mahkum edersiniz. Gerçek olanı bozup değiştirmektense, basitçe, beklentilerinizi değiştirmenin son derece kolay olabileceği aklınıza bile gelmez.

Risk almazsanız, en azından şimdilik işin içine girmemeye karar vermiş müthiş biri olduğunuz şeklindeki gizli inancınızı sürdürebilirsiniz.

İstek değil, eylem önce gelir.

Eğer, daha gerçekçi bir tavır benimserseniz, hayal kırıklığına son verebilirsiniz. Bu, dünyayı değiştirmeye çalışmaktan çok daha kolaydır. 

Mükemmeliyetçi -meli -malı'lar, olanaksız beklentiler ve katılıklar yaratarak, yenilgiye uğramanızı sağlayan kurallar içerir. Bunların bir örneği "Her zaman mutlu olmalıyım."dır. Bu kuralın sonucu, her üzgün olduğunuzda kendinizi başaramamış hissetmeniz olacaktır. Bir insanın ebedi mutluluğu yakalaması gerçek dışı olduğundan bu kural kendinize zarar verici ve aşırıdır.

Ruhunuzu yüceltecek gücün, sadece kendi düşünceleriniz ve inançlarınız olduğu gerçeğini gözden kaçırmaktasınızdır. 

Siz sadece kendinizi mutlu edebilirsiniz. Başka hiç kimse değil. 

Red ve onaylanmama sonrasında, duygusal hasar yaratan kendi düşüncelerinizdir. Bu düşüncelerle savaşır ve çarpık biçimde kullanılmasına inatçı bir şekilde direnirseniz, üzüntünüz geçecektir.

Bir şeyi istemekle ona gereksinim duymak arasında fark vardır. Oksijen bir gereksinim, sevgi bir istektir.

Tekrarlıyorum: SEVGİ ERİŞKİN BİR İNSANIN GEREKSİNİM DUYDUĞU BİR ŞEY DEĞİLDİR! Diğer insanlarla sevgi dolu ilişkiler kurmak istemek doğaldır. Burada yanlış bir şey yoktur. Sevdiğiniz birisiyle güzel bir ilişki içinde olmak keyiflidir. Ancak, yaşamak veya mutluluğunuzu tepelerde yaşayabilmek için dıştan gelen onaya, sevgiye ve ilgiye ihtiyacınız yoktur. 

Kendinize yöneltebileceğiniz en kötü hakaretleri yazın ve onları yanıtlayın. Başlangıçta zor olabilir; ancak, sonunda gerçeği göreceksiniz. Mükemmel olmayabilirsiniz, başarısız olabilirsiniz veya başkaları tarafından sevilmeyebilirsiniz ancak bir damla bile az değerli değilsiniz.

Performansınızı değerlendirirken hiçbir zaman karşılayamayacağınız standartları benimserseniz, her zaman kaybeden olacağınız kesindir. Niye halen kendinize kötü davranıyorsunuz?

17 Şubat 2018 Cumartesi

hayatı baskılamak

Bak sana ne anlatacağım bu gece. Hazır dizim uyutmamışken - sanırım artık parçaladım kendisini-, radyo da tam istediğim gibi çalarken, dilekçe yazmak dışında -son bir haftada yaklaşık 50 dilekçe yazıp, imzalatıp, ilgililerine gönderdim- birkaç kelime yazayım.

Bir süredir kafamda dönüp duran bir kavram var: hayatı baskılamak.

Geçen hafta oturdum, aldım elime kağıt kalemi, bir yandan da araştırma yaparak bilimsel bir biçimde temellendirerek anlatmaya çalıştım. Önce ufak bir girizgah yaptım, baktım konu hemen termodinamiğe geldi. Açtım, termodinamiğin 4 yasasını -sıfırıncı yasası olması her zaman garibime gitmiştir- baştan anlamaya çalıştım. Üniversitede anfilerde öğretilenlerin önemli bir kısmı iş hayatımda işime yaramıyor, eğer yarasaydı, muhtemelen baştan anlamaya çalışmazdım. Maksimum düzensizlik, minimum enerji diye bir kavram kalmış aklımda, onu anlamaya çalıştım, oradan entropi, örnek sorular vesaire derken, tam biletin yarı fiyatına aktarma yapıp istatistik okurken buldum kendimi. İstatistik bence önemli bir bilim. Tarih tekerrürden ibarettir beylik lafının bilimsel ispatıdır kendisi. Bu bilim dalında önemli hizmetler vermiş biliminsanları var. Gauss mesela, dağılımıyla meşhur. Bir de Weibull var, o da dağılımıyla meşhur. Gauss abimiz sevdiğimiz bir abimizdi. Janti adamdı, adabı, giyinmeyi çok iyi bilirdi. Mesela Weibull bilmezdi. Gauss abimiz sevdiğimiz bir abimizdi ama veri setindeki verileri normal dağıtırdı. Ne varsa veri setinde gene döner dolaşır standart sapmanın içinde kalırdı. Weibull'un kalmazdı. İşte Gauss ve Weibull'un bu şekilde kıyaslamasını yaparken, anlatmak isteyeceğimi bu şekilde anlatamayacağımın farkına vardığımda, bilgisayarımın kapağını hışımla kapatıp, sol yanıma dönüp, derin bir iç çekip, dişlerimi sıkıp, sigara içme isteğimi bastırıp uyumaya çalıştım. Olmadı. Bilgisayarım tamamen kapatılmayınca çok ses çıkarıyor zira.

Hayatı baskılamayı genel hatlarıyla şöyle anlatabilirim. Neşeli olmaya çalışıyorum (doğuştan, huy olarak neşeli bir insan olduğuma pek inanmam), bunun için de; beni eğlendiren müzikler basıyorum kulağıma, insanlarla ve durumlarla -insanları ve özellikler durumları incitmeden- mizah yapıyorum ve yaptığım şeyi -iş, spor, (üçüncü bir şey sıralayamadım)- yaparken ciddiye aldığım kadar da hafife alıyorum. Bunlar da -ilk madde hariç- beni rahmetli dayıma çok benzer bir insan yapıyor. Yine bölünüyorum ama pekiştirmek için dayımın bu örneğini anlatmam lazım. Dayım, yaşadığı her şeye rağmen, gülmeyi çok iyi bilirdi. Mesela annem bilmez. Şeker hastalığı yüzünden ömrünün son birkaç senesinde görme yetisinin büyük bir kısmını kaybetmişti. Bayramda el öpmeye gittiğimizde, salona herkes yerleştikten sonra gelir, sıradan hepimize önce elini öptürür, sonra burun buruna gelecek kadar yaklaşarak kim olduğumuzu anlar, şaşırır, güler, sıra yengeme gelince, yengem de bozmaz öper, dayım onun eşi olduğunu anlayınca önden okkalı bir küfür arkasından bol sigara dumanlı bir kahkaha savurur yerine otururdu. Toprağı bol olsun.

Hayatı baskılamak, bir açıdan da kendine yalan söyleme ve kendini bu yalana inandırma sanatı. Kısaca özmotivasyon işi. Neşeliyim ulan ben dedikçe, bunu ısrarla söyledikçe, buna mental olarak kandıkça, ruh da ona göre tepki vermeye başlıyor. Tabi Allah vergisi bir neşe değil, ama yediğimiz yemeklerin bile sentetik olduğu bir çağda, çok da sorgulamamak lazım, ben böyle düşünüyorum. Barfiks çekmek gibi düşün, ilk denediğinde hiç çekemezsin, düzenli olarak çekmeye çalışırsan, ve ısrarcı da olursan, bir süre sonra barfiks çekiyor olursun. Tabi gün içerisinde kelimenin sözlük anlamıyla sürekli barfiks çekmezsin, ama artık barfiks çekiyorsundur. Bakın, insan bedeni ve psikolojisinin müthiş başarısı.

Hülasa -bu kelimeyi çok severim- uzun bir süredir hayatımı baskılıyorum. Bu konuda da baya tebrik alıyorum. Bugün de aldım bir tebrik. Mevcut işimde ufak bir ekipte -3 kişiyiz ama departmanın adı müdürlük- çalışıyorum, yine mizah yapıyoruz -o konuda tüm müdürlük çalışanlarımız yeteneklidir-, gülüyoruz, müdürüm bana -2 aylık birlikteliğimizin bir değerlendirmesi de sayabiliriz- hiç de duygusal biri gibi görünmüyorsun dedi. Hayatımı baskılamaya başladığımdan beri ilk kez yüksek sesle itiraz edesim geldi, YETER diye bağırasım geldi. Bir neşter ve balta yardımıyla göğüs kafesimi yarıp tüm çıplaklığıyla içimi gösteresim geldi. Beynime kablolar bağlayıp, en karanlık dehlizlerinde bir sanal gerçeklik turuna insanları misafir edesim geldi. Ancak o an sadece YETER diye bağırdığımı, akabinde ofiste yaşanacak garip sessizliği ve durumu düşünüp gülmeye devam edebildim.

Anlık. Bir dürtü. Senin de başına gelmiştir. O an, önünü ve sonunu düşünmeden hareket etmek istersin. Mevcut hal aslında rahatsız edici değildir, yanlış değildir, istediğin gibidir. Mevcut hale göre muhalif ya da hayır yerine evete basıp çoğunluktan olmak istersin.

Bir yandan, neşeli olmak istiyorum, bu ruh durumunu da seviyorum. Ve yukarıda dediğim gibi, Allah vergisi yok bende, ben sonradan ekledim kendime, gelir vergisi de yoktu, o da sonradan eklendi ama onu ben eklemedim. Gülmeyi de seviyorum. Güzel gülen insanları da seviyorum. Güzel gülen insanlar gülünce daha bir mutlu oluyorum. Hayatı baskılamasam, olmayacak, biliyorum. Bu ben miyim, ben değil miyim, kafam karışık durumda, bir an, o an, YETER diye bağırmaya hallendiğim an karıştı kafam. Susacaklarımda konuşmak için baskılıyorum, yazmayacaklarımda da yazmak için. Gülmeme, susmama ve yazmama konu olgular, evet, bunları içimde duyuyorum. Onlar benim hislerim, gülmek için konuşmak ve yazmak için zorluyorum kendimi, zorlamasam içimde kalacaklar. Kalmasınlar. Bu halimi seviyorum.

Diğer yandan, yine neşeli olmak istiyorum. Ama bu şekilde değil. Hayat pasom olsun isterdim. Gösterir giderdim. Kimse beni yadırgamazdı. Kimseye ihtiyacım olmazdı, gene de yalnız kaldığım görülmezdi. Onlardan biri olurdum.

Hayatı baskılamak, bu kadar işte. Yeni sayısını bayinizden ısrarla isteyiniz. Ama unutmayınız, hayatı baskılamayı -1 ile de çarpabilirsiniz. Tercih sizlere kalmış.

"Çoktadır aklımda. Perşembe günlerini severim diye başlayacak adam anlatmaya. Küçük hesapların ve kesintisiz kuruntuların hikayesi." - Günlük, Oğuz Atay

10 Ocak 2018 Çarşamba

o kadar çok anla-

O kadar çok anlaşılamadı ki, artık gerçekleri anlatmaktan vazgeçmişti. İnsanların dünyasına uyum sağlayamıyordu, onların arasındaki hesapların cetvellerini tutamıyordu. Okuyamıyordu, hem yazıyı hem de insanların niyetlerini okuyamıyordu. Canını mı sıkıyordu biri, tavşanlarını anlatıyordu. Biri onun içine kurt mu düşürmeye çalışıyordu, tavşanlarına nasıl yonca vereceğini anlatıyordu. Sadece bir kaç kelimeyle. O kurt da düşüyordu içine. Önce inanmıyordu. Bir an sonra tereddüt dalgası usulca içine yayılıyordu. Teyit alma ihtiyacı hissediyordu. Beyni, tüylü tavşanları ile gerçeğin arasına sıkışıyordu. İnanmak istemiyordu o kurda, ama içindeki tereddüt korkuyu besliyor, korku da bilinmeze karşı inanma arzusunu tahrik ediyordu. Bir süre sonra, gerçeklik ile bağları koptu. Nereye götürürlerse gidiyordu, yanında taşıdığı tek gerçeklik, cebinde taşıdığı ölü bir fare ve onun tüyleriydi.

O kadar çok anlattı ki, o da anlattığı şeyin bir süre sonra gerçek olduğunu sanmaya başladı. Neyin gerçek neyin yalan olduğunu artık bilmiyordu. Çağının en büyük yalancısıydı, kendisi dahil kimse farkında değildi. Geçmişi ve geleceği istediği gibi yazabileceğini öğrenmişti. Sadece yeteri kadar çok tekrarlaması ve çok farklı kişilere anlatması yeterliydi. Söylediği yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili oluyordu. Yaşanmamışları anlatırken detaylarla renklendiriyordu, gözlerini kapatıp hayal ediyordu. Geceleri rüyalarında görüyordu, sabahları o yalanlara uyanıyordu.  Yalan söylüyordu, mutlaka inanan çıkıyordu. Kendini savunmuyordu, sürekli karşısındakileri savunmada bırakıyordu. Açıklamıyordu. Cevap vermiyordu. Sürekli anlatıyordu.

O kadar çok anlattırdı ki, her tekrarda yeni bir tirat dinliyormuş gibi heyecanlanıyordu. Dinledikten sonra, heyecanının ve mutluluğun yoğunluğundan dolayı her saniyesi değil sadece bir kaç saniyesi hafızasında kalıyordu, kıt aklı da yardım ediyordu. Sonra bir kez daha anlattıyordu. Bir sonraki tekrarda, yine aynı esten sonra, hangi kelimenin söyleneceğini hatırlayınca büyük bir heyecan dalgasıyla titriyordu. Gözlerinin en içi parlayarak, o kelimeyi ve sonraki bir kaç kelimeyi, sırasını dahi karıştırmadan haykırıyordu, anlatıcının hevesini kırıyordu. En masum halini takınıyordu, devam etmesini sağlıyordu. Bir sonraki tanıdık yerde, bu sefer es değil, bir virgülde, yine gözlerinin içi yanıyordu. Yine heves kırıp, yine masumlaşıyordu. Tirat bitiyordu. Heyecanının ve mutluluğun yoğunluğundan dolayı her saniyesi değil sadece bir kaç saniyesi hafızasında kalıyordu, kıt aklı da yardım ediyordu. Sonsuz bir döngünün içindeydi. Çıkamıyordu.

O kadar çok anlamadı ki, beyni tunçtanmış gibi hissediyordu. Kelimeleri dinliyordu, olayları anlamıyordu. Ufak bir parça kadife kumaşı, yavru bir köpeğin tüylerini okşayarak kaçıyordu dünyanın gerçekliğinden. Kaçarken de kelimelere yetişemiyordu. Hayallerini tutamıyordu aklında. İşte tam da bu yüzden anlattırıyordu sürekli. Bir kere de güzel bir kadının saçlarını okşamıştı. Elinden geleni yaptı. Gerçekten yaptı. Hep iyi olmaya çalıştı. Ama olmadı işte. Sadece kaçmak durumda kalırsa gitmesi gerektiği yer kalmıştı aklında. Hiçbir şeyi isteyerek yapmamıştı. Kelimeleri de anlamıyordu ya, neyse.


“O kadar çok anlattırdı ki,  ben de belki bir gün gerçekleştiririz diye hayalimizi umut etmeye başladım.”  - Fareler ve İnsanlar,  John Steinbeck

24 Eylül 2017 Pazar

eylül, benim hüzünlü orospum.

Korktuğum şeyler başıma geldi bu sene. Anlatacağım.

“Hayır, susmak ağır geliyor bana. İçin çayınızı lütfen... yoksa çok mu koyu?” - Kreutzer Sonat, Tolstoy

Sonu kötü biten uzun bir ilişkiden kafamı kaldırdığımda, etrafımda sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az insan kalmıştı, kendime dair ise hiçbir şey. Sadece üç aydır benimle yaşayan bir ev arkadaşı, benden binlerce kilometre uzakta olan bir arkadaş, çok fazla vakit geçirsem de niyeyse o güne kadar dertleşmediğim bir arkadaş daha. Altmış küsür yaşındaki babamın, İstanbul’da yaşamaya başladığım 2006’dan beri “Oğlum yaşadığın yerleri görmeye geleceğim” planının on bir sene sonra kaygıyla gerçekleşmesini sağlayan günler, ofiste toplantı önceleri geçirilen ağlama krizleri, iş seyahatlarinde göz yaşları içerisinde gidilen kilometreler, dinmek bilmeyen kalp çarpıntıları.

Ancak öğreniyor insan; düşerek, diz kapaklarını parçalayarak da olsa oluyor bir şekilde. Aynaya bakarak ağlamamayı öğrendim. Gözlerimin, yanaklarımın kızarmasına, burnumun akmasına neden olduğu için ağlamaktan nefret ettim. Kendimi  suçlama alışkanlığından kurtuldum, beni o hale sokan insanı suçmalayı, o insandan nefret etmeyi öğrendim. Nefret beni kötü şeylerden iterken, diğer iyi şeylere yaklaştırdı.

“Çünkü kin, uzun vadede hep kazanır.” - Kaiken, Jean-Christophe Grangé

Öğrendiğim en önemli şey; içimi sıkan şeyleri içimde saklamak çok da matah bir şey değilmiş. Herkese anlattım. Konuşmayı özlediğimi, önemli önemsiz kendim ile alakalı bir şeyler anlatmanın güzelliğini tekrar farkettim. Bu farkındalığı yaşadığım tarihten önceki uzun seneler boyunca, hayatımda kendime ve sıkıntılarıma yer bırakılmadığı için susmak zorunda kalmak, içimi şişirmiş, omuzlarımda fiziksel yük oluşturmuş. İş arkadaşlarıma anlattım, devlet dairelerindeki memurlara anlattım, yeni tanıştığım insanlara anlattım, eski dostlara anlattım. Rahatım şu an, içim şişmiyor artık. Bir daha içimde birikmeyecek. Bir daha hayatımda kendime ve sıkıntılarıma yer ayırmadığım gün geçmeyecek.

Kendime dair hiçbir şey kalmamıştı elimde. Toplamak için sağa sola çok saldırdım. Eski arkadaşlarla muhabbet kurmaya çalıştım, eskiyi tekrar yakalamaya çalıştım. Ah neredeydi o eski bayramlar. Sonra bıraktım. Çektiğim acıyı dibine kadar çektim, içtiğim alkolü dibine kadar içtim, yeni evlenecek bir çiftin hem de düğünlerine bir hafta kala yeni evlerinde kusulmadık yer bırakmadım. Günün sonunda, baktığımda kendimden bir şeyler toparlama çabamın nafile olduğunun farkına vardım. Eski bayramlar eskide kalmıştı ve tekrar yaşanmayacaktı.

“Eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz, ama bundan acı çekmezsiniz, hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. Eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.” - Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Yuval Noah Harari

Günün sonunda, olmak istediğim insan gibi olmak çabasının yorucu ve gereksiz olduğundan hareketle, kendimi olduğum gibi kabul etmesini öğrendim. Elimde ne kaldıysa oydu, her sabah uyanıyorsam eğer, elimde bir şeyler vardı. Bunla devam ettim yola. Kendime ve yeni hayatıma ve yalnızlığa alıştım. Kendi kendime yetebilmeyi, kendimle vakit geçirip kendimi eğlendirebilmeyi öğrendim. Özellikle herkese karşı iyi olma çabamdan vazgeçtim. Kendimi ön plana alıp insanlara öyle davranmaya başladım. Şu aralar bazen çok insan oluyor, bazen az insan oluyor, bazen çok kadın oluyor bazen az kadın oluyor. Giden gitsin diyorum, kalan sağlar benimdir.

“İyi bir insan çok da hoş olmayabilir küçük 6655321. İyi bir insan olmak korkunç olabilir.” -  Otomatik Portakal, Anthony Burgess

Ben tüm bunlarla uğraşırken, en çok korktuğum şeylerden biri, İstanbul’da trafik saatinde ambulansın içinde olmaktan sonra geleni, ev sahibi tarafından evden çıkarılmak başıma geldi. O saate kadar bu olasılıktan o kadar çok çekiniyordum ki; her ne kadar evin içi leş gibi ve odalar karanlık olsa da, konumuyla, kirasıyla ve özellikle benim için bir sığınak olmasıyla önemliydi benim için. Ev sahibi biraz süre de vermişti. Sikerler dedim. Ciddi anlamda. Sonuçta bir ev, sonuçta bir beton yığını, sonuçta yine aynı şehirde yaşamaya devam edecektim. Parasını verdikten sonra hepsi benim, hem 6098 sayılı Borçlar Kanunu’da benden yana. Kötü anılardan iki sokak uzaklaşarak yeni bir ev tuttum, müthiş bir beton ve gün batımı manzarası olan. Üniversite sonrası Bursa’da yaşama kararı aldıktan sonra iş bulamadığım için tekrar bu keşmekeşe gelmiştim sadece 2 valiz ile 2013 yılında. O tarihten evden çıkarıldığım tarihe kadar çok üzülmüştüm bir eve sahip olamamaya, kira ödemeye, kiracı olmaya, kiracı olarak yaşadığım o evde yastığım dahil bir eşyanın sahibi olmamaya. Evden çıkarıldığım tarihte buna üzülmeyi bıraktım. İstanbul’a ikinci gelişimin tam olarak 4. yılı doldu ve yeni evimi de yine 2 valiz ile terkedebilecek durumdayım hala, ilave olarak kitaplarımla. Ve bu durumda olmanın büyük bir mutluluk olduğunu anladım.

“O kök salmıştı, ben savruluyordum; büyük şehrin yüzünü silerek birbirine benzettiği, kimliksiz kalmış milyonlarca insanlardan biriydim.” - Huzursuzluk, Zülfü Livaneli

İstanbul’a ikinci gelişimdeki yazlarım çok kötü geçmişti. Gerek maddi zorluklar içinde geçen üniversite yıllarının yerleştirdiği korku nedeniyle kenarda birikim yapma sevdası, gerek altı ayımı mahveden depresyon, gerekse uyuşukluk nedenleriyle. İstanbul’da toplu taşıma ile a noktasında b noktasına gitmek zulümdü. Hep araba almaya niyetlenilmişti, ama çok pahalıydı, hem arabanın yıllık ölü masrafı ile yılda bilmem kaç gün araba kiralanabiliyordu, o bilmem kaç günlük araba kiralamaları da gerçekleşmiyordu. Bir de nedense bir yerlere gitmek istemiyordum. Bunun bir açıklaması yok, bir sebebi de yok. Bu kalabalık şehirde, beş yüz metre çapında kurduğum hayattan saçma bir zevk alıyordum. Katı düzenim içinde devinimde bulunmak histerikçe hoşuma gidiyordu.

“Yalnız başıma oturuyordum. Gidecek yerim yoktu. Gitmek istediğim bir yer yoktu.” -Müptezeller, Emrah Serbes

Bu yazım öyle geçmeyekti, ki geçmedi de. Kötü günlerde, benimle en efektif konuşmayı yapan kişi yengemdi. Bana bir sürü güzel laf söyledi. Ancak söylediği en güzel söz şuydu: Seni mutlu etmeyecek parayı kazanma. Hayatımın her adımını kontrollü bir şekilde atarken, dizginlerimi biraz gevşettim. Hiç aklımda yokken, yıllarca karşı çıkmışken, bir gece içinde motosiklet almaya karar verdim. Hemen eğitime gittim, bir yandan ehliyet aldım ve sonra motosikleti de aldım. Hepsi 2 ay içinde oldu. Diğer yandan da, iş etiğimi biraz gevşettim. İş yerindeki projemin lokasyonu güzeldi, seyahatlere giderken kullandığım araba, eğer haftasonuna denk geliyorsa ve ben istersem, bir sonraki pazartesiye kadar bende kalabiyordu. E neden ben kendi faydama bunu kullanmıyordum ki? Bu ikisi kendimi olduğum gibi kabul etmem ile birleşince güzel bir yaz geçti. Belki istediğim kadar olmadı ancak olduğu kadar oldu ve önceki yazdan çok daha iyi oldu.

“Hayat yenilik istiyordu.” - Gurur ve Önyargı, Jane Austen

Bu ay yirmi dokuz yaşına bastım. Ve yıllar sonra ilk kez yaşlanmaktan ürkmediğim, doğduğuma lanet etmediğim, mutlu olmak için yüzümü germediğim bir doğum günü geçirdim. Ancak çok genç değilim artık.

“Artık çok genç olmadığını belirten bu "adam" sözü beni biraz üzüyor.” - Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay

Sevgili okuyucu,

Buraya kadar beni dinlediğin için teşekkür ederim. Aşağıda yer alan şarkıyı bu yaz belki binlerce kez dinledim. Nakarat kısmı çok hoşuma gidiyor: I've got no roots, but my home was never on the ground. Özellikle şarkıcının but dediği kısım.


Teşekkürler.


1 Mayıs 2017 Pazartesi

yazarlara bile güven olmuyor

Hayat bir şekilde bir yerlerde var. İki yan sokakta da, tuğla üstü sıva üstü alçı üstü boya ile ayrılmış yan odada da var, kitapların içinde de var.

Her sabah kalkan insanlar var. Her sabah kalabalık olurlar, trafik olurlar, iş arkadaşı olurlar, müşteri olurlar, turist olurlar, müptezel olurlar. Her akşam arkadaş olurlar, eş olurlar, dost olurlar, yalnız olurlar.

Evlerinden çıkmayan insanlar var. Çıkamayan ya da çıkmak istemeyen insanlar. Alışkanlıktan yahut hastalıktan yahut yalnızlıktan çıkmayan insanlar. Bunlar ne olurlar? Schröndinger’in kedisi olur onlar. Gözlemci baktığında oradadırlar bu insanlar. Gözlemci bakmadığında ise? Orada olurlar mı? Yoksa hayat bir şekilde bir yerlerde yok olur mu?

Benmerkezcil hayatların kütle çekimi sebebiyle birbirinden uzak kıldığı ilişkilerin zamanı bu zaman. İnsanın değeri eski İstanbul beyefendi ve hanımefendilerinin yanlarında taşıdığı ipek mendiller seviyesinden seri üretim kağıt mendil değerine düştüğü zaman bu zaman. Derebeylikler yıkıldı, serflikler kalktı, toprağa bağlı köylüler özgürleşti, yani zaman geçti. Bireyler özgürlüklerini kazandıkça, seçim yapmaları çok daha zorlaştı. Neyin seçimini yapacaklardı? Evden çıkmak mı yoksa çıkmamak mı? Müptezel mi olacaklardı, yoksa sıkı bir dost mu ya da amansız bir yalnız?

Ama şimdi kuraklık var. İnsanlar, hayatı ve insanları olduğu gibi havayı da ve suyu da ve toprağı da hiç tükenmeyecekmiş gibi harcadılar. Metot bolluğu, kaynak kıtlığını doğurdu. Kaynak kıtlığı ise insanın sonunu hazırlıyor.

Camus vari bir yaklaşımla, hem bedenin kusurları hem de kıt kaynaklar sebebiyle sonu kötü bitecek bir yaşantında, gerçek tek kurtuluş nihayete ermek midir? Evinden çıksın ya da çıkmasın, her birey birer Sisifos değil midir? Camus “İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır.” derken, bu yengi nasıl olacaktır? “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” der Camus. Soruyu cevaplamaz: Bu yengi nasıl olacaktır?

Yazarlara bile güven olmaz.