Sayfalar

28 Aralık 2011 Çarşamba

05012006

Sinirle kasılan o boynun ve ağzın bir insana ait olabileceği gerçeği olanaksız geliyordu. Gözleri, kasılan o ağızdan fırlayan tükürük taneleri ağır çekim modda görüyor; kulakları, sinirden tizleşen sesle çınlıyordu. Hayat sevinci yok olan o gözler bir insandan öte oyuncak bir bebeğe aitmiş gibi duruyor, sağa sola ve yukarı aşağı çok hızlı bir şekilde odaklanmadan ve bakmadan sallanıyorlardı. İnsan olmaktan çıkıp nefret kusma makinesine dönen sevdiği onu, korkmuş sıfatının niteleyemeyeceği bir ruh haline sokuyordu. O, bu durumdan kaçmak için ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Bir an, gözlerini kapadı sadece.

Cennet ile cehennemin masal olduğu yerdeydi şimdi. Öyle bir yeri daha önce hayal etmeye çalışmıştı. Sevgiden öte korku ile oluşmuş inancının yönlendirdiği ruhu, bu çabayı sevmemiş, böyle bir hayal kurmasını engellemişti. Buna rağmen, öyle bir yer olduğunu biliyordu ve şimdi o yerdeydi. Cennet ile cehennemin masal olduğu yeri var olduğu için bilmiyordu, orası bildiği için vardı.

Evet, bu fikir güzel geldi ona. Bildiği için var… O zaman, o zaman roller değişmişti galiba… Hemen bir deneme yapmaya karar verdi. Gözlerini ufka dikti, derin bir nefes aldı. Yerküre çatırdıyor, gökyüzü sallanıyordu. Güçlü bir uğultu kulaklarını sağır etmek üzereydi. “Yeter!” dedi içinden. Yıllardır merak ettiği hiçliği görebiliyordu ayrılmış yeryüzü ile gökyüzü arasında. Ufuk çizgisi yoktu, yerinde kocaman bir hiçlik vardı!

Sinsi bir tebessüm ile gerildi dudakları. Galiba değil, kesin değişmişti roller. Tanrı rolünü oynamak güzel gibiydi, ama emin olamıyordu. Sayısız deneme yapmak istiyordu çünkü yıllardır istediği şey buydu. Değiştiremediği şeyleri değiştirebilir hatta yoktan yaratabilirdi.

Güneşe emretti, batıya gitmekte olan güneş durdu. Yönü değişti, doğuya yöneldi. İlk kez güneş doğudan batacaktı. Çok heyecanlandı. Yüksek bir tepeye, rahat bir taht’a kuruldu. Güneş, gökyüzü ile hiçliğin kesiştiği sınır çizgisine çok yaklaşmıştı ve az sonra o sınırdaydı. Yavaş yavaş sınırdan hiçliğe geçiyordu. O ise hiçlikteki güneşe bakakalmıştı. Gördüğü görüntüyü ve kendi durumunu tanımlayacak kelimeler arıyor ama bulamıyordu. Tam telaş yapmaya başlamıştı ki tanrı olduğu geldi aklına ve hemen bir dil yarattı. Bu yeni dil, hiçlikteki güneşi ve onun sonuçlarını tanımlayacak kelimeleri içeriyordu. Ama bir sorun vardı, o bu yeni dili bir türlü anlayamıyordu. Bile bile yaramazlık yapan bir çocuk gibi hissetti kendini ve aklına fikir geldi.

Tekrar güneşe emretti, güneş de batıya doğru hareketlendi. Yavaş yavaş hiçlikten ait olduğu yere, gökyüzüne geçti. Batmak için doğru yol üzerindeydi şimdi.

Yarattığı dili de yok etti.

Her şeyin ait olduğu yerde bulunması gerektiğini düşünerek, bu sefer gözlerini hiçliğe dikti. Yerküre tekrar çatırdamaya, gökyüzü de sallanmaya başladı. Kulakları tekrar sağır olmak üzereydi ki hiçliğin yerinde eskisi gibi bir ufuk vardı.

İçgüdüsel olarak tanrı olmanın sorumlulukları olduğunu hissetti. Bu sorumlulukların ne olduğunu biri haykırıyordu bir yerden. Biraz daha dinleyince, içinden bir sesin konuştuğunu fark etti ve tanrı olarak bir cennet ve cehennem yaratmanın, onun ilk görevi olduğunu söylüyordu. Şaşırdı. Kendisinden başka emir sayılabilecek fikirler beyan eden biri vardı. Kim olabilirdi? Uzunca bir süre düşündü. Çözemediği bu ufak problem bir an içine büyük bir korku atşei düşürdü. Aklına o an dank etti, tanrı kendisiydi ve sadece onun bildiği şeyler yoktan var olurdu. Oysa içindeki ses cennet ve cehennem kavramını biliyordu. Demek ki cennet ve cehennem vardı. İçses tanrı değildi ve sadece var olan şeyleri bilebilirdi. Tanrı rolünü oynayan başka biri daha vardı ya da gerçek tanrı… O, daha da çok korkmaya başlamıştı. Hemen bir cennet ve bir cehennem yaratmaya, ilk olarak da cehennemden başlamaya karar verdi. Bunun için sol elini kaldırdı. Kaldırır kaldırmaz da sol elinde nemli bir sıcaklık hissetti.

Bir sonraki an gözlerini açtı.

Sol elindeki nemli sıcaklığın sebebini anladı: kan. Nerden geldiğini anlaması zor olmadı. Gözlerini kapamadan önce ayaktayken, şimdi sağ kolu üzerinde yatıyordu. Hem de bir kan gölünün ortasında yatıyordu. Sol elini tekrar, eline kan bulaşan yere götürdü içgüdüsel olarak. Kemik olması gereken yerde kırıntılar ve yumuşak şeyler vardı. Solukları iyice düzensizleşmiş ve zayıflamış, az gelen oksijeni önemli yerlere ulaştırmak için çılgınca çırpınan kalbi, gittikçe yavaşlıyordu.

Son bir gayretle, gözlerini açarak karşıya, sevdiğine baktı. Üzeri kan içinde, elinde kanlı koca bir balyoz olan, heykel gibi hareketsiz sevdiği, gözlerinin son gördüğü resim oldu. Akciğerleri söndü, kalbi durdu, gözleri öylece kaldı.

Cennet ile cehennemin masal olmaktan çıkıp gerçek olduğu yere doğru yola çıktı ruhu…

Başlıkta belirtilen tarihte yani bundan yaklaşık altı sene önce sıralamış olduğum kelimeler. Okurken sadece geçmişe yolculuk yaptım. 

5 Kasım 2011 Cumartesi

insanın geçmişinden utandığı an

Bu yayın devam niteliğindedir. Önceki bölüm için isterseniz tıklayınız. 

Siz hiç geçmişinizden utandınız mı?

Ben utandım. Sizler gibi ama sizlerden farklı olarak utandım. Yıl iki bin beş idi, hafızamın kötü olduğunu üstüne kötü anıları silmeye çalışırken tümünü süpürdüğünü farkettiğimde büyük bir korku yaşamıştım. Yıl iki bin onda yaşadığım korkudan büyük değildi. Metrodaydım, nefes almakta zorlanıyordum. İnmem gereken durağa kadar sabredip, vagondan dışarı attım vücudumu. Su otomatına dayandım, yarım litre su aldım, başımın dönmesinin geçmesini bekledim. Suyun bir kısmını yüzüme çarptım. Yaşıtım bir kadın bana yaklaştı, bir şeyler söyledi. Anlamadım. Emin olmak için saati sordum. Cevabını aldım, anlamadım. O konuşmaya, ben onu anlamamaya devam ederken peçete uzattı bana, sonra bir an düşünüp yüzümü sildi. Ardından koluma girdi, yürütmeye başladı beni. Son yirmi dakikadır, etrafımda konuşan insanların konuştuğu dili anlamıyordum. Dışarı çıkardı kadın beni. Duvara yaslandım, yarım dakika boyunca derin derin soluklandım. Kadın hala konuşuyordu. Sonunda anladım, "Şimdi daha iyisin, değil mi?". Başımla olumlu olarak cevapladığımı belirttim. Teşekkür edip, yoluma baş dönmemle beraber devam ettim. 

İki bin beşin yaşattığı korkunun çözümünü yazmakta bulmuştum. Bir günlük almıştım. Bilgisayarımı ve başka boş sayfaları kullanıp arşivliyordum. Yazma hızım, ilk zamanlar müthiş bir ivmelenme göstermişti. Üniversiteye hazırlık senesinde de aksine bir ivme ile yavaşlamaya başlamıştı. Üniversitedeki ilk senemde blog açmıştık sevgili bir dostla. İki yıl sonra durmuştu. Günlüğüm, mevsimlik halini almıştı. Boş sayfalar ve kalemle ilişkim, ders çalışma zamanlarında başlayıp bitiyordu. İlk blog ise, tamamen unutulmuştu. İki yıl sonra, yani bu yazın başında ise tekrar kelimeler sıralamam gerektiğini anladım. Yine beni cümleler kurmaya iten bir korkuydu. Akıl sağlığımı kaybetmemek adına başvurduğum bir çözümdü. İlk adım olarak bu blog açıldı. Günlüğümle, barıştık. Son dört senesinin ortalamasına bakıldığında, daha çok görüşüp birer kahve içiyoruz. 

Dedim ya, sizlerden farklı olarak utandım. Günlüğümün belli bir tarihten önceki sayfalarına küskünüm. Ve şu an yine sevgili bir dostta olan, lise dönemi enkazına ait son kalıntıların yani sayfaların saklı olduğu ahşap kutuya... Sebebi tek ve zamanla kendime mantıklı olarak yediremez hale geldim bu sebebi: Küçümseme. Büyük bir insan olarak, ergenken yaşadıklarımı değil ancak yazdıklarımı küçümsedim. Cümlelerin dirayetsizliğinden, paragrafların acemiliğinden utandım. Yazıların altına attığım paraflardan, not aldığım ve o an bana bir kaç anlam ifade eden cümlelerden ve hatta kendi yazılarımdan alıntılarımdan tiksindim. Eski bloguma  hiç mi hiç uğramadım. Yazı yazmadığım her ay, sanki on yaş birden büyüyüp, bir baba kadar daha olgunlaşıyordum. Her geçen gün, geçen günden de utanmaya başlamıştım, geçen günü unutmaya çalışmıştım. Türkçesi, kaçmaya çalışmıştım. Hazırlık sınıfımda bir kadına kaçmanın nafile olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Bana küçümseyen bir edayla bakıp, nasıl anladığımı sordu o İstanbullu kadın. Cevabım tek kelime ve netti: Kaçarak! Eylül ortalarında ise bu utangaçlığımdan vazgeçme kararı aldım, ne de olsa irademi elime aldığımdan beri ben büyük bir insandım!  Yavaş yavaş yeniyorum bu küçümemeyi, ahşap kutuma kavuşmak için beslediğim arzu hiç bu kadar ateşli olmamıştı.

Geçmişte kalmış olan yaptığım seçimlerin, başarısız planların, paramparça ilişkilerin, gerzek kadınlarımın altında ezilmekten vazgeçtim. Bu kararı vermemde, yol göstericim bilim oldu. Bir atmosfer basıncın, ortalama olarak bir buçuk metrekare yüzeye sahip bir insan üzerine ne kadarlık bir kuvvet uyguladığını hesaplayın. Ve ayırdına varın; manzarasına dalıp gittiğiniz, altında koşturup alış-veriş yaptığınız gökkubbenin altında ayakta nasıl durduğunuzun. 

4 Kasım 2011 Cuma

insanın büyüdüğünü anladığı an

Hiç başlıktaki kelimeleri kendiniz için düşündünüz mü?

Ben düşündüm. Farkettim ki, başlıktaki kelimeler bir soru olsa, verecek bir sürü cevabım var. Soru ısrarla altını çiziyor ancak, büyüdüğünü anladığın an diyor. Demek ki gerçekten büyüyene kadar bir şekilde büyüyememişim. Netleşen bir cevaba sahip olmamam, tavşan kaplumbağa paradoksu yerleştirmiş hayatımın içine. Şu an büyük müyüm? Bilmemekle beraber sadece yaşlandığımı hissediyorum.

Sahip olduğumuz boyama kitabının sayfalarındaki şekilleri, sınırlarından taşırmadan pastel boyalarla doldurma çabamız sırasında dikkate aldığımız iki şey var. Bunlardan ilki sınırlar, ikincisi zaman. Zamanın yetersizliğinden dem vurduğunuz olmuştur. İçini daimi bir şekilde dolduramadığınız ve bolluğunu hissettiğiniz zamanınız da olmuştur. Hayatınızda, diğerlerine görece hızlı bir süreç geçtiğinde zamanın çok hızlı geçtiğinden ve yaşlandığınızdan ve yaşlanıyor olduğunuzdan korkmuşluğunuzun olduğu zamanlar da olmuştur.

Bundan tam olarak bir ay önce, çok sevdiğim iki insanla sıkıntılı bir süreç geçirdim. Normal olarak bir insanın, onları affetmesi ve her şeyin geçen zaman içinde iyileşmesi beklenirdi. Ancak böyle olmadı. Yirmi üç senelik hayatımda, hiç bir insana karşı dört hafta sürecek kadar sinir hissiyatı beslemedim. Bu hissiyatı besleyecek duyguyu yaratan durum ise şuydu: Umursamazlığımı, vurdumduymazlığımı ve bu iki kişilik özelliğimden kaynaklanan neşemi gözlemleyen sözü geçen iki insanın bana hala ufaklık muamelesi yapması. Beni çok üzün süredir tanıyan bu insanlar, demek beni tanımamış. Neye sinirlendiğimi ve onlara neden o kadar neşeli göründüğümün gizemini çözememişler ki hayatımda dönen her tilki ile bire bir tanıştıklarını iddia ederlerken. Bana büyüklerinden duydukları sözlerle geldiler. Büyükler her zaman haklı olacak diye bir yasa yok ki?

Ben de bunun üzerine, başlıktan kendim için türettiğim soruyu ebedi olarak cevaplandırmak için bir düşün eylemine girdim. Emekliliğin yarı ölüm olduğunu ve emekliliğe kadar geçen sürenin insan ömrüne denk olduğunu varsaydım. Emeklilik yaşını altmış yıl olarak kabul ettim. Şu an yaklaşık yirmi üç küsür olan yaşımı hesap kolaylığı açısından yirmiye yuvarladım. Basit bir bölme işlemi ile ömrümün üçte birini tükettiğimi gördüm. Yüzdeye vurunca otuz üç virgül üç devreder üç değerini elde ettim. Bu niceliğin bana bir sonuç verebilmesi için insan ömrünün değerine ihtiyacım vardı. Uygulamasını gördüğüm nice örneğin yerine genel kanıya kanıp paha biçilemez olarak değerlendirdim, bu da matematikte sonsuz kavramına tekabül ediyordu. Demek oluyor ki, yaklaşık yüzde otuzluk değer gerçek olarak çok değerli oluyordu, sonsuzdu, yani paha biçilemezdi. Ve bu süreç, bir mola kadar kısa geçmişti. O zaman ben şu an çok büyük bir insanım. Üç sene önce de en az bugünkü kadar büyüktüm, on sene önce de. En nihayetinde, ebedi cevabımı verdim: Büyüdüğümü anladığım an, irademin dizginlerini elime anladığım an idi. Çünkü dizginleri avuçlarımda hissetikten tek bir an sonra, ben kocaman bir adamdım.

28 Eylül 2011 Çarşamba

eylül, benim hüzünlü orospum.

Sevgili okuyucu;

Bu kaydı yazarken, bünyemde yeterince alkol mevcut. Yanlış anlama, sarhoş değilim. Ama çakır keyif oldum. Güzel bir kafadır bu.

Bu gece, bu yazılı eserde bahsetmek istediğim özel bir şey yok. Bu yazılı eserin, önceden belirlenmiş komutan kelimeleri yok. Sadece ve sadece bir kaç kelime sıralamak istiyorum. Ben klavyede tuşlara bastıkça, imlecin sağ tarafa doğru kayması ve de arkasında harfleri leke olarak bırakması hoşuma gitmekte şu anda. Bu hoşluktan faydalanarak bir şeyler anlatmak istiyorum, mesaj verme kaygım falan -her zamanki gibi- şu anda da yok.

Depresyon geldi aklıma bu akşam, yine. Yaşamayan bilmez. Ancak yaşayan da bilemez nasıl bir şey olduğunu. İki grup arasında sadece anlama farkı vardır. Yaşayan, yaşamayandan daha iyi anlar nasıl bir şey olduğunu. Tıp literatüründeki tanımı ya da senin tanımın benim için önemli değil. Ben sana söyleyeyim depresyon nedir. Depresyon, insanlardan kaçma çabasıdır. Tedavisi ise anti-depresan olarak adlandırılan yasal uyuşturucular değildir. Kendileri, lsd'ler kadar zararlıdır. 100 mg'lık Xanax isimli anti-depresanlar vardır. Cesaret edebilirsen eğer, kendisini dört parçaya böl, tek çeyreğini yut. O zaman anlarsın işte, anti-depresan kullanan insanların nasıl karamel yoğunluğunda bir dünya içerisinde kendilerini iyi edecek çözümleri aramakta zorlandığını. Aksi durum ise nedir biliyor musun? Plastik cerrahi uzmanı birinin, her hangi bir ağrı kesici vermeden yüzündeki ucunca ve derince bir cam kesiğini dikmesi gibidir. Kullandığı iğne ve organik ipi sadece temas ettiği yüzeylerde değil, vücudunun her hücresinde hissedersin. Her aminoasidin karıncalanır, kaşınır ve ağrı hissi uyandırır. Kısacası, acının tarifi imkansızdır. Sadece hissedebilirsin. Anlatamazsın, anlamazlar. Anlasalar ne yazar? Hissedemezler! Peki sorarsan "Çözümü nerededir?" diye. Sana cevabı veririm, sakın şaşırma. Çözüm ya da cevap, o kaçtığın insanların arasındadır. Net!

Hayat ya da yaşam olarak adlandırılan kavramın ne kadar boş bir şey olduğundan üstü kapalı da olsa bahsetmeye çalışmıştım sana hep bu blogda sevgili okuyucu. Kanıtlayamasam bile iddia edebilirim sana insanın sosyal bir varlık olmadığını, sonuçta karşında bir mühendis var. Yaşadığımız sıkıntıların hepsi, tabi ki bana göre, insanoğlu denilen aşağılık yaratığın dünya üzerinde ortalama olarak altmış sene niceliğinde harcadığı zamana anlam katma çabasından kaynaklanıyor. Mutsuz musun? Huzursuz musun? Düşünsene bir; insanoğlu vahşi hayvanların arasında sadece iç güdülerine dayanarak yaşadığı sıralar bu tarz kavramlar var mıydı? Seks yapıyordu o zamanlarda da evet! Acaba zevk aldığı için mi yoksa sadece idesinden gelen üreme iç güdüsü kaynaklı mı?

Kendimizi birazcık daha fazla olsa önemli hissetmek adına öncelikle icat ettiğimiz, sonrasında tanımlamaya çalıştığımız, en son adım olarak da hayatımızda aradığımız kavramların peşinde umutsuzca koşturuyoruz. Çocukken inanılmaz bir gaz saçan haşerat ilaçlama araçlarının arasında koşturduğumuz gibi hayat! Dakikalarca koştursak da zehirleyemiyoruz kendimizi! Biz kendimizi zehirlemeyi beceremeyiz zaten, bizi zehirleyen dış mihraklardır.

Eylülden bahsettim son bir kaç kaydımda. Bugün bir anı daha katıldı, hüzünlü anılarımın arasına. İş ve arkadaşlık başka derler ya. Bir gönüllü organizasyonunda görev alıyor iseniz, bu prensip tamamen yalandır. Para kazanmıyorsundur, hayatından fedakarlıkta bulunuyorsundur falan. Kısa kesmek istiyorum, uzun hikayesi benim. Ancak bugün, yıllar sonra umursamayacağım iki adet insanın arasında gözlerim dolduysa, vardır başka bir hikaye işin içinde. Bu hikaye ise, benim uzun vadeli planlar yapmaktaki başarısızlığım ile alakalı. Öngörüm çok kuvvetli değil belki? Ya da gereğinden mantıklı hareket ediyorum? Ve yahut sadece çok şanssızım! Bilemiyorum sevgili okuyucu... Kimsenin sahiplenmeye korktuğu anda sahiplendiğim, uğruna fırsat maliyetini alakasız insanlara ve de kendime ödettiğim bir organizasyondan ayrılmak durumunda kaldım bugün. Tamam, ayrılmak, bırakmak ve yahut usulca siktir yemek değil olay. Bir kaç ay önce yaptığım planın işlemediğini görünce, kaçınılmaz bir gerçek olarak yerleşti hayatıma bu organizasyondan ayrılma eylemi. "Nasıl?" olduğu çok da önemli değildi. Önemli olan, olduğu gerçeği. Senin de başına gelmiştir sevgili okuyucu. Ne kadar sevsen de, bağlansan da ayağına bağ olan şeyler çıkar mutlaka. Safça bağlanamazsın, safça sevemezin, kendi içinde bir pazarlık vardır mutlak suretle! Ne kadar dayansan boştur, ne kadar çabalasan içindeki saf enerji, sevgi ve sadakate erişemezsin. Kısacası, ocak dışı kaldım. Ne kadar hayata küskün olsam da, beni bir şekilde hayatın ve insanların içinde tutan bir oluşumun dışındayım artık. Üzücü, ne diyebilirim ki daha?

Sevgili okuyucu! Bu kaydı iki tuborg kırmızı içimlik süre içerisinde yazdım. Kelimeler arası apayrı yerlere gittim, paragraflar arası derin ve uzun aralar verdim. Ne yazdığımın farkında değilim şu an. Bu kayıdı yazarken en çok önemsediğim şey, gramer hatalarının olmaması idi. Derin nefesler aldım rastgele verdiğim aralarda. Anlattım mı farkında değilim sevgili okuyucu? Ben de seninle birlikte baştan okuyarak neler yazdığımı anlamaya çalışacağım. Ama emin ol, tek bir anlam ve ya gramer hatasını düzeltmeyeceğim.

Eyvallah!

8 Eylül 2011 Perşembe

eylül, benim hüzünlü orospum.

Bir önceki kaydımı, kendimi göt edebilmek biraz da kendimi kandırabilmek adına yazmıştım. Hemen yanlış anlaşılmasın; hala günlerin, ayların veya mevsimlerin pek önemi yok benim için. Olay, doğum günüm ile alakadar. Doğum günlerimi önemsemediğim büyük bir yalan. Aksine, kendimin ve özellikle dünyanın ayırdına vardığım yaştan itibaren o günleri çok önemsedim. İnsanların araması, pasta kesilmesi, sevdiklerle bir tören yapılması değil. Önemsedim, neden bu hayatta olduğumu sorguladım. Benden önce düşen dört ağabeyimin değil de, neden kendimin hayatta olduğumu sorguladım. Doğumumun neden bu kadar büyük bir tahribat yarattığını ve cezasını nefes alarak neden benim çektiğimi anlamaya çalıştım.

Sadece kendi doğum günümde değil, teşrif ettiğim doğum günlerinde hep cenaze havası hissettim. Benzer bir durum da, cenazeler için geçerli: en güzel doğum günleri kadar neşeli! Doğum denilen olay, tabi benim gözümde, doğanın bir parçasının ölümüdür. Boğaz'ın maviliğinden, Uludağ'ın yeşilliğinden, yağmur yağdığında mis gibi kopan topraktan parçaların insan denilen anlamsız ve amaçsız bir varlığa dönüşümüdür. Ölüm ise, doğanın tekrar kendisiyle buluşması saflığına tekrar kavuşmasıdır.

Eski bir dosta ve hafızama danıştım geçmiş doğum günlerim için. Sinir krizi geçirdiğim geceler olmuş. Bu sene de önemsedim kendisini. Ancak geçen senelere göre biraz daha seyreltik ve değişik. İçimde ümit vardı. Her sene yıl başı çekilişinden bir ay önce aldığım milli piyango biletinin, kesin tutacağına dair bir his gibi. İlk altı saatini uyanık geçirdim 6 eylül gününün. Sonra uyudum. Tam olarak on bir saat. Uyandım. Kahvaltı ettim. Balkonda kitap okudum. Babam geldi, yemek yedik. Pasta geldi, mumları üfledim. Çocukluğuma ve aile fertlerinin hepsinin yaşlandığına dair kısa süren konuşmalar ile geçti bir süre. Sonrasında annem, klasikleşen tavla oyunlarında babamı yendi. Ben de cep telefonu ve sosyal ağlar ile doğum günümü tebrik eden insanlara teşekkürlerimi sundum.

Geçen senelerden değişik önemsediğimi belirttim. Çünkü bu sene ki doğum günümde gerçekleşmesini istediğim hayallerim vardı. Çok çok uzun bir süre sonra, beni kısa süreliğine etkisi altına alsalar da, hayal kurdum. Ve bu yüzden değişik olarak önem arz etti benim için. Tabi ki, hiç bir hayalim gerçekleşmedi yine. Saf enerjiye dönüşemedim. PTT kurumunun, yıllar önce bana teslim etmesi gereken bir telgraf, yine gelmedi. 6 eylül günü içinde geçen saniyeler soyunca, gerçekleyemediğim planların biri bile gerçek olmadı. Tekrar doğmadım. Bunu geçtim, zamanı bir kaç aylığına bile geri alamadım. Ciğerlerime giren ilk hava, hala yerinde. Uyandığımda ise yastığımın altında bir kaç milyon dolar falan yoktu. Hatta yastık bile kayıp düşmüş yataktan, o bile yoktu.

Şu an anlatmak istediğimi tanımlayamıyorum, örnekleyebilirim belki. Lamborghini Murcielago LP-640, tamamen bir tasarım harikasıdır. Ben bahsi geçen aracın sahibi olmayı asla hayal etmiyorum ya da sahip olan insanlara imrenmiyorum. Çünkü bu hayal etme ya da imrenme durumu, bende hoş hisler oluşturmuyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum, lanet ediyorum. Tanrı olmayı istemek gibi bir durum bu. Kendimi biliyorum, geçmişimi biliyorum, hayatımın girdi ve çıktılarından haberdarım. Ve beynim, çok büyük bir mucize olmadıkça ruhsatı üzerinde adımının yazdığı Murcielago olmayacağını söylüyor bana dünya üzerinde. Hayal kurmak, hayal sahibi olmak demek bu mucizeyi beklerken içinin yanması demek. Bu yüzden kısa ve orta vadeli rotalar belirlemeyi uygun görüyorum kendime. Üniversite yıllarımın uzatmalarında bir arabam olmayacak. Sonrası için çizdiğim rotalardan birinde, biraz baba ve abi yardımı ile babam ve benim ortak kullanacağı, benim de kullanırken rahatsız olmayacağım bir araç sahibi olmak var. Bundan beş ya da altı sene sonra da bir BMW, belki.

Maddi veriler kullanarak verdiğim bu örnek, tüm hayatım için geçerli. Hem de tümü. Çocukluğumu bana anlattıklarında da bu durumu gözlemleyebiliyorum. Gerçekçi bir insan olmuşum hep. Yapabileceklerimi yapmışım, yapamayacaklarım için ağlamamışım bile. Babam, "Sıç be altına pezevengin evladı" dediğinde sıçmışım arabanın içine Tophane'den Heykel'e inerken. Hayranı olduğum Trevanian, hayranları için gerçekçiliğin saldırısına uğramış bir idealisttir diye bir cümle kurmuş. Realitenin bu saldırısı beni yobaz bir idealist yaptı. Ancak bu saldırılar sırasında gerçekler ile o kadar sıkı fıkı oldum ki, aynı zamanda çok ateşli bir realist oldum. Ben de anlamadım, ama böyle oldu.

Doğum günü tebrik olayı vardı bir de anlatmak istediğim. Teknolojinin gelişmesi, iletişimin kolaylaşıp anlamını yitirmesi bıdı bıdısı. Evet, böyle. Detaya girmek istemiyorum. Beş farklı yolla doğum günü tebrik dileklerini aldım. Facebook duvarıma işenmesi, facebook mesaj kutumun taciz edilmesi, cep telefonu mesajı, cep telefonu araması, twitter. Cep telefonu mesajlarına cevap verdim. Beni arayanları ben aradım, zira beni aradıklarında uyuyordum, bir nevi "kutlayın hadi ibneler" dedim onlara. Twitter'da kutlayanları mention yöntemi ile cevapladım. Facebook üzerinden mesaj atanlara, ben de mesaj attım. İşin en eğlenceli kısmı, sapık bir haz aldım evet, duvarıma işeyenlerdi.

Başka bir arkadaşına gülücüklü sevimli "cnmmm"lı şeyler yazıyorsun, benim duvarıma sade bir yazı. Lan zaten samimi bir ortam değil. Yaz gitsin, nolacak. Madem mesafeli olacaksın, yazma hiç bir şey, dürt yeter ben anlarım. Ben de kendi çapımda şöyle bir uygulamaya gitmeye karar verdim. Duvarıma yazılan ve benim ilginç olarak nitelendirdiklerime gerek "like" olsun gerek yorum olsun her türlü muameleyi yaptım. Klasik olanlara ise mesaj yolu ile cevap verdim. Muamele çektiklerim, diğerlerine bir tepki vermediğimi görünce kendilerini özel olarak hissettiler. Mesaj ile yanıtladıklarım ise bir kaç tık zahmetine katlandığımın farkına vardılar ve düz bir şey yaptıkları için utandılar. Onlara gönderdiğim gülücük ihtiva eden "teşekkür ederim burcu" konseptli mesaj ise, kendilerine onların bana verdiği önemden daha fazlasını verdiğimi düşündürerek daha da utanmalarına neden oldu. E tabi, özel mesaj attığım insanlar, başkasına mesaj atılıp atılmadığını bilmedikleri için daha değişik şeyler de hissettiler.

Eh, çok da sikimde amuğa koyim. Ben asıl kutlanması gereken iki insanla, aynı çatı altında bir doğum günü daha geçirmekten gocunmuyorum. Kutlanması gereken ben değilim. Ben sadece geldim.

3 Eylül 2011 Cumartesi

eylül, benim hüzünlü orospum.

1988'in 6 Eylül'ü doğumluyum. Bundan dolayı başak burcu olarak tanımlanıyorum. Kendi burcum ve özellikleri ile ilk tanışmam altı sene öncesine uzanır. Bursa Sönmez İş Sarayında eski kitaplar satan bir dükkandı. Yanımda aşık olduğum liseli vardı, o bilmiyordu ona aşık olduğumu. Belki hissetmişti, kendisi böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilirdi. Neyse. Bir kitapçı dükkanının önündeki sepet üzerinde, cep kitabı şeklinde burçları anlatan bir kitap vardı. Orada okumuştum başak burcunun özelliklerini. Gülüp geçmiştim. Yıllar sonra bugün, kendi burcum hariç yine burçlara inanmıyorum. Tamam, bir başak olarak düzenli, titiz ve temizlik hastası değilim. Ancak aileme düşkünüm, paraya çok önem veriyorum, lafımı esirgemem, yatakta kadından beklentilerimde ilk sırada apayrı bir şey var.

Değer verdiğim şeyler sınırlıdır. İnsanlığın kendilerini biraz daha önemli hissetme çabaları komik gelir bana her zaman. Günlere, aylara önem vermem. Pazartesi sendromu yaşamam. Temmuz ayının, ocak ayından farkı yoktur benim için. Ama Eylül başkadır. Eylül ayının şizofrenik olduğunu düşündüren bir yerde geçirdim hayatımda tecrübe ettiğim eylüllerin çoğunu. Eylül sonbaharın ilk ayıdır. En soğuk kış geceleri kadar soğuk eylül gecelerinin sabahında karşıladık yaz kadar sıcak gündüzleri Kaplıkaya ile beraber. Bir ekim akşamüstüsü sunar bazen, hem de dalga geçer gibi. Eylül doğayı bile kandırır, balkonundaki çiçekler açmış, onlar bile şaşırmış akşam ayazı yedikten sonra.

Hep hüzünlü bir taraf buldum eylülde. Bana hep hüzünlü geldi. Hüzünlü şeyler yaşadım eylülde. Babam benim yüzümden ilk kez eylül ayında ağladı. Üniversite hayatım boyunca, yaz okulundan arta kalan zamanlarda Bursa'nın sakinliğine alışıp İstanbul'a dönmek bir hüzün barındırdı. Ailem ile kutladığım her doğum günümde huzurun yanında hep hüzün hissettim. Eylüllerde unuttum kendimi. Eylüllerde kapattım kendimi. Geçen sene eylül ayıydı, kötü zamanların başlangıcı. Başım dönüyordu, unutuyordum 2010'un eylülünde. Ölümüne mutsuzdum. Bir eylül ayı tanışmıştım onunla.

Yılbaşı kutlamaları saçma geldi hep bana. "Kutlama" eyleminden ziyade, insanların geri sayım tamamlandıktan sonra hayatlarının bir anda değişeceği gibi bir enerji yaymaları tiksindirir beni. Aslına bakarsan, her gün her saniye yeni bir yıla giriyoruz. Eğlenmek için güzel bahane, tamam. Eski bayramları özleyen tiplerden değilim. Çünkü yıllardır bayramlar, iki şey hariç, değişmedi benim için. Bayramları severim, geniş bir ailenin ferdi olduğumdan mütevellit. Bayramlarda tatile kaçanları da sevmem. Ben eski yılbaşılarını özlerim. Tüm aile bireylerinin bizim evde toplandığı, yılbaşı ile beraber annemin doğum gününü kutladığımız o saatlerin hatıraları flu ve parlak resimler halinde hafızamda. Dedim ya günlere, aylara önem vermem, ona bir örnektir bu.

Kendi doğum günlerimi de pek önemsemedim. Dünyanın güzel bir yer olmadığına, hoş bir hayata sahip olmadığıma inandığım için pek önemsemedim. İnsan hayatlarının değersiz, hayatlara değer katma çabalarının komik olduğunun ayırdına vardığımda küçük yaştaydım. Kimseyle paylaşmak istemedim bu günü. Sadece benim olsun istedim hep. Böyle de oldu. Sessiz, kendi içimi dinleyerek geçirdim, ebeveynlerimin düzenlediği bir saat süren törenleri saymazsak. Lakin bu eylülde değişik bir şeyler olacağına inanasım var. Enerjiye dönüşüp, evrenin en arka sokaklarında volta atabilsem keşke. Yıllar öncesinden bir telgraf gelse. Gerçekleyemediğim planlarım, bir kaç saniye içinde gerçeğe dönse. Ya da tekrar doğsam. Akciğerimde sıkışmış, vücuduma giren ilk havayı çıkarıp cam şişede hatıra olarak saklayabilsem. Zamanı sadece bir kaç ay geriye alabilsem. Uyandığımda yastığımın altında, bir kaç milyon dolar olsa.

Ağaçlar yapraklarını çaktırmadan döker eylülde, rüzgar yavaşça sürükler onları.

28 Ağustos 2011 Pazar

yalandan da olsa III

İnsanı, diğer solunum yapan canlılardan ayıran en önemli nokta arayışta olmalarıdır. Hislerini harekete geçirecek manzaraların arayışıdır. Bir sayfa üzerine sıralanmış birkaç cümle, bir otistik çocuğun gözündeki saflık, bir kadının vücudu… Lakin insanların ararken ömürlerini tükettiği, en önemli manzara huzurdur.

Huzur, insanlar tarafından genel huzur ve iç huzur olarak adlandırılmaktadır. Bu sınıflandırma yanlıştır. İnsanların eski zamanlarda bildiği, artık unutmaya başladıkları gerçek, bu sınıflandırmanın yanlış olduğunu kanıtlamaktadır: Huzur tektir. Ve diğer manzaralar gibi doğada bulunmaz, insanların içindedir.


Yaşamın telaşından kaçma telaşı gözlerini bürümektedir insanların. Bu telaş içinde insanın taşıdığı insan sıfatı yitip gitmekte, her anı planlanmış birer makinaya dönüşmektedirler. Arzuları, istekleri ve hissetmeye çalıştıkları, hayatlarını paylaştıkları diğer insanlar tarafından şekillendiriler. Büyük şehirlerde yüksek binalarda harcanan yaşama özenen bu insanlar, sıkıştıkları trafikteki egzoz dumanının isini hayatlarının her saniyesinde görmektedirler. Bu insanlardan şanslı olanları, müsait olarak nitelendirdikleri ilk zamanlarında kaçma eylemini sadece telaş olmaktan çıkarıp uygulamaya dökerler. Kaçtıkları küçük şehirlerin gürültüsünü duymaz kulaklar. Büyük şehrin ışık kirliliğinden zehirlenmiş gözler, gökyüzündeki sakinliğe tanık olurlar. Beyin yavaşlar, düşünceler akmaz, tilkiler uykuya dalar. Organlar bile doğal ritmini bulur. İşte budur huzur. Sessizliktir, sakinliktir, düşüncesizliktir.

Huzur ile ilgili bir şey daha vardır: Diğer manzaralar tarafından tetiklenir.

Doğası gereği, bazen başka insanların fiziki varlığına ihtiyaç duymaz bir insan. Hatta onların uzakta olması iyi bile gelebilir. Biraz balkon, biraz esinti, biraz sigara, biraz kelime ve az biraz cümleden oluşan bir manzara huzuru tetikler. Ağaçların arasında turuncu renkli ışıklarını, ağaçların yapraklarına hiddet ile çarpan bir sokak lambası huzuru tetikler. Sabit ve yanlarındaki dinamik ışıkları ile bir sürü metre uzaktan uçmakta olan bir uçakta…

Silah sesini duyan ejderha, kireçlenmiş eklemlerini zorla harekete geçirmiş. Olabildiğince hızı ile kulenin merdivenlerini tırmanmış. Kapıyı açmış. Cüce yerde, kırmızı bir gölün ortasında, kafasında tüten dumanlar ile birlikte yatıyormuş. Bu manzara şaşırtmamış ejderhayı, aksine beklediği manzara buymuş. Adımlarını yavaşlatmış, az önce kendisinin, biraz önce cücenin oturduğu sandalyeye oturmuş. Prensesi incelemiş. Donuk gözlerini görmüş, şaşkınlıktan kas katı kesilmiş yüzünü ve sabitlenmiş yüz ifadesini görmüş. Çok daha önce de böyle görmüş prensesi. İlk kez kaçıp şatoya geldiğinde de böyleymiş prenses. Sormuş prensese:

- Ne hissediyorsun?
- Huzur.

Daha önce aldığı cevabın aynısıymış. Odayı bir ceset ile paylaşmalarına rağmen sorgulamamış bu hissi. Prenses, biraz daha dayanmış. Sonra eğmiş başını. Gözlerindeki yaşları özgür kılmış.

yalandan da olsa II

Mutsuzlukların tanımını yapmak zordur. Sebebi de mantıksızlıklarıdır.

Kasım ayının normal bir günü dışarı çıkılır. Üzerinde soğuktan korumak amaçlı bir mont bulunur. Kapalı olan hava sen evinden uzaklaştıktan sonra açılır. Ve bütün gün elde fazlalık bir mont ile dolaşılır. Otobüste, dolmuşta ya da yürürken gereksizce ve de müthiş bir fazlalık olarak elinde o mont vardır. Bir ara yağmur yağmaya başlar, kullanılır o mont. Otobüse binilir eve dönmek üzere, tekrar çıkar. Otobüsten inildiğinde hava yine açıktır. Ve yine bir fazlalıktır.

Şarkı söyleyen insanlar çok çeşitlidir ama içlerinde bir çeşitleri vardır ki onları anlamak gerçekten zordur. Bu çeşit şarkıcıların sesleri güzel değildir ama söylemeyi bilirler. Seslerinin buğusu gayet açık olan bir duruma gizem katar. Diğer gruplarda kalan büyük çoğunluk gibi bilgisayar efektlerine ve onlarca çalgının eşliğine ihtiyaç duymazlar. Tek bir çalgı yeter.

Tarih yanarken şehrin ortasında, onu da denizin ortasından izlemek de mutsuzluktur. Diğerleri sahil kenarlarından deniz taşıtları üzerinden tarihin yok olduğu tarihi anı kayıtlara almaktadır içleri acıyarak. Bazıları da yangın ile poz bile vermektedir. Bunun üzerine düşünülür, kendi tarihinin de çatı katında yangın çıksa… Beyninden tüten birinci derece yangın dumanı sözlerine karışsa… Tesadüf bu ya, sen denizin ortasındayken tam yangın sönmeye yüz tutmaktadır. Alevlerin arasından tahrip olmuş bir çatı, çökmüş çatı iskelesi ve sırılsıklam bir tarih çıkmaktadır ortaya. Bir mutsuzluk kaplar seni diğerlerinden farklı olarak. Yansa da tarih silinememektedir.

Cüce ejderha ile manzaraya karşı otururken, cüce gördüğü fotoğrafların hüznünü atlatamamışken bir kapı gıcırtısı duymuş arkasından. Elinde 2 adet temiz kadeh ile bir bayan girmiş odaya, prensesmiş o bayan. Ejderha da dönüp arkasına bakmış, bakar bakmaz da ayaklanarak odadan çıkmış. Prenses yavaş yavaş yürüyerek masaya gelmiş, üzerinde cücenin bakışlarını hissederek. Hiç değişmemiş prenses; yürüyüşü, gülüşü, saçları, gözleri… Ama gözlerinin rengi aynıymış bir tek, boş boş bakar olmuşlar. Narince oturmuş prenses, ejderhadan boşalan sandalyeye. Kadehlere rakı koyup buz ekleyerek cüceye ve kendisine ikram etmiş. Cüce söze girmiş:

- Hayatında en çok üzüldüğün an neydi?
- Annemin kanser olduğunu öğrenmem…
- Peki o iyileşmedi mi?
- Evet.
- O zaman neden kaçtın şatodan? Neden terk ettin aileni? Neden terk ettin beni?

Sinirlenmiş prenses ama bunu cüceye belli etmemiş:

- Sen ne anlarsın ki? Sen sadece bir köylüsün. Kaçtım işte! Sana ne! Kurtulmak için kaçtım!
- Kurtulabildin mi?
- …
- Ben bilirim, hatta senden daha iyi bilirim! Herkesin iletişim kanseri olduğu bir ailede, bir köylü olarak umutsuz olarak her gün uyanan bendim! Yatağa yattığından benimle aynı hayalleri kuran babam 60 yaşındaydı! Her şeyin içinde mutluğu arayan bendim! Sana aşık olan, senin için devleri yere seren de o umutsuz köylüydü! Ben terk etmedim ne onları ne de seni! Ben terk etmedim kendi haya…
- Ahh yeter. Sıkıldım bunlardan. Hep aynı klişe sözler! Aynı köylü acındırmaları!

Bunu duyan cüce kapamış çenesini. Susmuş. Çekmiş belindeki silahı dayamış prensesin alnının ortasına. Horozunu kaldırmış tabancasının. Prensesin gözlerinin içine sinirle bakıyormuş cüce. Prenses de korkuyla “Hayatım yapma, bir daha konuşabiliriz” diye ağlıyormuş. Cüce haykırmış ağzından tükürükler saçarak:

- Lanet orospu!

Ani bir hareketle tabancasının namlusunu dişlerini arasına almış. Gözlerini tavana dikmiş. Kararı verdikten sonra bir saniye bile tereddüt etmeden çekmiş tetiği. Ölmeden önce tek düşüce varmış aklında, o da cenazesi ne kadar kalabalık olursa olsun bir köylü olarak köy mezarlığına gömüleceği gerçeği…

20 Ağustos 2011 Cumartesi

rüya

Yerlerde sürünüyorum. Gezinmeye çalışıyorum kollarımı kullanarak evimin odalarında. Yerden kalkmaya çalışıyorum, yere düşüyorum. Bacaklarım tutmuyor. İnsanlarla göz göze geliyorum. Herkes biliyor belden aşağı kısmının felç olduğunu, ben bilmiyorum. Herkes inanıyor, ben inanmıyorum. Herkes farkında yürüyemediğimin, bir ben farkında değilim. Sürünüyorum kollarımı kullanarak, bir koltuğun yanına geliyorum. Zorlanarak çıkıp oturuyorum. Doğrusu oturduğumu zannediyorum bacaklarımın halini fark edene dek. Yanımda ise biri oturuyor. Yüzünü unuttuğum biri. Ağzını açıyor "Ben seni terketmedim, ben hiç gitmedim, ben hep buradaydım!" diyor. Dedikleri önemli değil! Burnu, ağzı, saçları, dişleri, gülüşü ve en önemlisi gözleri etkiliyor beni. Hatırlayamadığım o surat karşımda, canlı duruyor. gözlerim doluyor, nefesim kesiliyor.

Soluk soluğa uyanıyorum uykumdan, fırlıyorum yataktan. Gözlerim dolu dolu... Ağlamaklı bir istek var içimde olmuyor. Daralıyorum, göğsüm ve kalbim alev almış yanıyor! Seller boşalmak istiyor gözlerimden, önlerindeki setleri yıkamıyorlar. Camdan dışarı bakıyorum... Banyoda aynaya, salonda televizyona... Gep ağlatacak bir şeyler var. Bir rüyanın böyle etkileyebileceğini ilk kez fark ediyorum.

Rüyanın bitmesi ile o anlık rüya içerisinde daha çok mutlu olduğumu anlıyorum. Yaşam ümitlerimin son kırıntılarını da terkediyorum ümitsizlik rüzgarına. Sıkıntıyı, genel ruh hali olarak belirlemiş ben, tanımlayamadığım tarifsiz sıkıntılarla daha da çok kavruluyorum. Dizlerim uyuşuyor, kimseler yok! Ağlayamıyorum, sen yok!

19 Ağustos 2011 Cuma

yalandan da olsa

Biraz ironik oldu sanırım özlemek eylemi. Şaşırtıcı, mutluluk veren ufacık bir sürpriz gibi…

Öğle vakti birden bulutlar kaplar gökyüzünü karartır etrafı. Yağmur başlar. Dün de başlamıştır yağmur. Aylar sonra baza altından alınmış bir yağmurluk bulur el, sırt çantasının içinde.

Radyo da çıkar eski bir şarkı. Çeker alır belirli resimleri hafızanın en ücra köşelerinden. Asla durmaz, asla durdurulamaz. Resimler belirli resimlerdir ama çeşitlidirler aynı zamanda. Birbirlerinden bağımsızdırlar. Farklı zamanlardaki farklı duyguları farklı durumları farklı olayları anlatır. Belki biri on beş sene öncesinin resmidir. Çığlıklar içinde kocaman iki insan vardır o resmin içinde. Belki biri beş sene öncesinin resmidir. İçleri gülümseyen yemyeşil bir çift gözün resmidir. Belki de biri beş gün öncesinin resmidir. İçtiği rakıdan içi kalkan birisinin resmidir.

Yağmurluğu bulan el durmaz, gezinir radyo istasyonlarının üzerinde. Bulur o eski şarkıyı. Belki o da beş sene öncesinin şarkısıdır. Belki de on beş.

Günler geçmiş hunharca, minik kahramanımız artık minik bir kahraman değilmiş. Küçülmüş, ufalmış. Cüce olmuş, hem de yenik bir cüce. Onu zorla bir ejderha ile savaşmaya göndermişler. Ejderhayı bulmayı çalışırken yolunu kesmiş çakallar. Almışlar cebinden bütün parasını, belindeki kılıcını da. Üzerindeki zırhı bırakmışlar ve tabancasını bırakmışlar. Yenik cüce geri dönemezmiş, yoluna devam etmiş. Kendisine anlatılana bire bir benzeyen şaşalı bir kale görmüş. İçeri girmiş. Her odaya bakınmış. En alt katlardaki mahzenlere bile bakmış. Son bir oda kalmış kalenin bir kulesinde bakmadığı. İçeri girmiş. Göl manzaralı bir oda imiş burası. Zırhını çıkarmış. Çünkü ejderhanın ateşten nefesi sönmüş. Çünkü ejderha göl manzarasına karşı kendisine bir sofra kurmuş, önünde rakı ve peynir. Cüce, biraz da merakla, masadaki diğer boş sandalyeye oturmuş. Masanın üzerinde resimler varmış. Resimlerin birinde mutlu bir aile varmış. Resimlerin bir diğerinde bir prenses varmış ejderhanın gözlerini yaşartan. Son resimde ise tanıdık biri varmış, bir kahraman.

14 Ağustos 2011 Pazar

oldu mu şimdi bu?

Bursa! Üzerine çok yazmayı düşündüm, çok yazmayı istedim. Çok şey yaşadım bu şehirde gülümsemeler dolu, hüzünler dolu. Beceremedim hiç bir zaman. Geneli geçtim, herhangi bir cümlemde Bursa'nın herhangi bir yerinin adını bile geçirdiğimi zannetmiyorum.

Evimdeyim şu an. Çocukken emeklediğim salonda, ananemin uzanırken son nefesini verdiği üçlü koltuğun üzerinde oturuyorum. Üzerinde arabalar ile oynadığım koltuk aynı zamanda. Saat an itibariyle beş buçuk. Uyandırma servisi babamı uyandırmak için, yıllardır olduğu gibi iş başında. Beş sene önce ayrılırken buradan, sanki bıraktığım gibi her şey şu üç oda bir salonun içinde. Annemin söylediğine göre iki aylıkken gelmişim bu eve. Apartmanın önündeki çam ağaçları ile birlikte büyüdüm ben. Ancak komşu Hüseyin Abi'nin diktiği iğde ağacını kesmiş o deli emekli öğretmen. Çok üzüldüm.

Televizyon kanalları arasında volta atarken, eski bir şarkının yeni versiyonuna rastladım. Bu evde en çok çalınan şarkı olabilir benim tarafımdan. Bu eve getirdiğim ilk ve tek, aynı zamanda ilk aşık olduğum kızla balkonda kahve içerken de dinlemiştik sanki. Hem de Türk kahvesi. Oysa kahveden nefret ederdim, şimdi ise sadece sevmiyorum.

Son bir kaç gündür hayal kurmak - plan - hayat kenarlarına sahip üçgenin alanı içerisinde geziniyor düşüncelerim. "Hayal kurmak nedir?"i tanımlamaya çalışıyorum. Sınırları biraz daraltınca sadece "istemek" gibi oluyor. Biraz genişletince "özenmek" gibi tanımlıyorum, belki yanlış. Sınırları kaldırıyorum, popüler bir laf olan "gerçekçi ol, imkansızı iste"ye ulaşıyorum. Bu yüzden kararsızım. Kate Upton'la romantik bir akşam yemeği yemek, ardından çılgınlar gibi sevişmek... Bu hayal kurmak mı, yoksa istemek mi? Yatağa gittiğimde, üç boyutlu olarak bunu kurgulasam... Bu planlamak mı, yoksa abazalık mı?

Kesinlikle ilk belirsizlikle tek hayalim olan şeyi hatırlattı bana sözü geçen şarkı. Hep bir F1 yarışçısı olmak istemiştim. Babamın Marlboro içtiği zamanlardı. Ferrari'nin arka kanadındaki reklamın sahibiydi Marlboro. E araba da kırmızı, yer yer beyazlıklar var. Çocukluk işte, Ferrari'yi Türk ekibi zannedip tutulmuştum F1'e. Düşünün işte ne kadar eski olduğunu. Eddie Irvine'nın Jaguar'daki ilk dönemiydi. Heinz-Harald Frentzen, Jacques Villeneuve vardı. Schumacher vardı, adının nasıl yazıldığını ezberlemek için saatlerimi harcadığım efsane. O kırmızı şeytanın pedalına basıp çığlıklar attıran ben olmak istedim. Gözlerimi kapadığımda Interlagos'ta son turda, önümde McLaren'in içinde tüm geçiş imkanlarımı kapatan Hakkinen'i görürdüm. Curva do Sol'un çıkışındaki düzlükte Ferrari'min hızına güvenip gaza asılırdım geçemezdim onu. Laranja, Pinheirinho, Cotovelo, Mergulho arasında dördüncü beşinci viteslere çıkıp aniden birinci vitese düşerek dönerdim virajları onun arkasında. Junçao çıkışında bir atak daha denerdim. Subida ve Arquilbancadas'ı yan yana geçerdik. Son düzlükte iyice zorlayarak Ferrari'mi damalı bayrağı gören ilk isim ben olurdum bir kaç salise farkla.

Büyüdükçe değiştim işte. Sen de değiştin. O da değişti. Hayat değişti, gerçekler diye tabir edilen olgular girdi hayatımıza. Ya hayal kurmayı kestim ya da kurgularımı hayal olarak adlandırmamaya başladım. Hala emin değilim. F1 pilotu olamayacağımı anladım. İlgim azaldı zamanla. Artık takip etmiyorum. Kuralları baya değiştirmişler, sınırlamalar getirmişler. Heyecan katmak adına yapmışlar bunu. Bilmiyorum, artık eskisi gibi cezbetmiyor beni. Hiç cezbetmiyor. Bana satacak bir hayali kalmadı bu organizasyonun.

Bu ev çok değişmedi. O yüzden huzur buluyorum burada. Sehpanın üzerindeki tavla, içindeki pullar, zarlar... Abimin üniversite yıllarından kalma bir fotoğraf var. Salonda, yerde babam ile tavla oynuyorlar. Bugün abimin yerinde ben vardım. Aynı tavla, pullar, zarlar. Halı da aynı. Camın önündeki duran menekşeler. Televizyon yanındaki radyo. Ama annem çöpün yerini değiştirmiş. Oldu mu anne şimdi bu? Yanlışlıkla bütün küllüğü yere boşalttım!

25 Temmuz 2011 Pazartesi

lilly?

Gece olunca kalp atışlarım hızlanıyor. Sigara paketine daha sık gidiyor elim.

Artık neye üzüldüğümü şaşırdım. Kesin,keskin ve net bir şey yok. Zaten bir süredir de üzüldüğüme üzülüyorum en çok. Eski neşemi kaybetmiş olmam, eski girişkenliğimi yitiriyor olmam çok da umurumda değil. Zaten yitip gitmeye sürekli devam eden bir hayatım var. Beni yutan, beni boğan bir bataklık misali. Dışarı çıkmak amaçlı bir birim başarılı çaba gösterdiğimde, iki birim daha içeri çekiliyorum. Ne var peki diye sorma? Dedim ya, üzüldüğüme üzülüyorum.

Farkındayım, bu ruh hali iyi değil. Gece olunca kalbimin, yerinden kendini sökmek istemesi iyi değil.

Cumartesi akşamı Taksim'e gidişim... Beşiktaş'tan otobüse binen bir abla, yanında da kızı vardı. O kız nasıl tarif edilebilir ki? Tekerlekli sandalyede oturan zihinsel engelli bir kız işte. Gümüşsuyu'nu geçince, düğmeye basmak istedi. Annesi yardım etti, kızın kolunda tuttu. Düğmeye götürdü, kız işaret parmağını abartılı biçimde kullanarak düğmeye bastı. Annesi, dünyanın en güzel öpücüğünü verdi kızına. İnleyerek, o an mutlu olduğunu otobüs yolcularına duyurdu. Önümde kucağında sağlıklı bebeğiyle oturan annenin, tanrısına ettiği dua kulaklarımda çınladı. Taksim'e geldik. Orta kapı açıldı. Annesi geri geri kapıya kadar çekti tekerlekli sandalyeyi. Hemen tuttum sandalyenin bir ucundan. Beraber indirdik sandalyeyi. Kızın gözlerini gördüm o an. Gözlerinin içini gördüm. Yansıttığı saf mutluluğu gördüm. Oturdum oradaki merdivenlere. Bir sigara yaktım hemen. Gözlerimden süzülen damla yaşlara atfettim o sigarayı.

O anda da kalbim, şu anki gibiydi. Akciğerlerimi parçalamak için uğraşıyordu.

Mekana girdim. İnsanları görünce daha da hızlandı. Kalbim sakinlemiyordu. Bir iki kişiye selam verip hemen bara geçtim. Bir bira söyledim kendime. Kızın şerefine içtim. Kızın mutluluğuna içtim. Kızın gözlerine içtim. Durmadım o gece. Kaybetmek istedim kendimi. Olduğum mekan, sahip olduğum sıfat, mekandaki insanlar zerre kadar sikimde değildi. Ne bulduysam içtim. Hissetmemek için, uyuşmak için içtim. Kızın mutlak saflığına erişebilme amacıyla içtim. Bir çift göze içtim! Alkol alıp pompa kovalayan insanlardan zihinsel olarak uzaklaşmak istiyordum. Götünü elletip kendine cin tonik ısmarlatıp kaybolan o kadın, bir kaç gün önce aniden aldığım kararın ne kadar mantıklı olduğun ispatladı bana. Yalnızlığa içtim! Mideme oturan dünyayı kusmak istedim. Beynimi kemiren kurtları alkolle zehirlemek istedim. Çok özendim o kızın gözlerine. O kızın gözleri olmak istedim. O kızın gülümsemesi olmak istedim. Aldığım nefes, duyduğum ses... Yalanlarıma içtim! Ama en çok, o kızın mutluluğuna içtim! Düşünmedim gecenin sonunu. Umurumda da değildi zaten. Böbreğimi alsalar, karaciğerimi deşseler ne. Ben apayrı bir dünya gördüm o gözlerde. Senin ve benim asla sahip olamayacağımız bir dünya.

28 Haziran 2011 Salı

"inspired by real events"

Taksim İlkyardım ve Şişli Etfal'den sonra karşılaştırma yapmak bile mümkün değil Acıbadem Maslak Hastanesini bu ikisiyle. 5 yıldızlı otel ya da Amerika kökenli büyük bir firmanın binası gibi. Müthiş bir enerji, müthiş bir sıcaklık var. İnsanın hasta olasını, hasta olanın iyileşmeyesini getirten cinsten. Tezatlık da burada ya. Hastalık, "kötü" etiketli bir kavram. Deva için gittiğin yer ise...

Nöroloji poliklinik bekleme alanı da hastanenin girişi gibi rahat ve konforlu. İç mimarlara saygılarımı sunarken, sıram geliyor içeri giriyorum. Devlet hastanesinde olmadığı rahatlığından belli olan doktor, aynı poliklinik bekleme alanındaki rahatlıkla neyim olduğunu soruyor. B12 tarihimden bahsediyorum. Bu hafta sonu yaşadığım şiddetli baş ağrısı, nefes alamama, daralma hissiyatından bahsediyorum. Kullandığım ilaçların reçetesini uzatırken bir önceki hafta sonu benzerlerini ancak daha şiddetsiz olarak yaşadığımı ekliyorum. Cumartesi gecesi Taksim İlkyardımda verdikleri tansiyon ilacı ve sakinleştiriciyi, pazar sabah Şişli Etfal macerasını anlatıyorum. Tahlil sonuçlarımı uzatıyorum. Bakıyor ve tekrar ancak daha kapsamlı tahlillere ihtiyacı olduğu kararını bana açıklıyor. Bir kaç kâğıt doldurup bana uzatıyor ve hemen yaptırıp getirmemi tembihliyor.

Bir kaç işlemden sonra kan vermeye gidiyorum. Güzel bir hemşire var. Yemek yemediğimi, kan görünce fenalaştığımı söylüyorum. En son diş çektirdiğimde bayıldığımı anlatmaya başlıyorum kendimi rahatlatmak için ama yanlış hikayeyi seçtiğimi fark ediyorum iğneyi görünce. Terlemeye başlıyorum. Cumartesi gece Taksim İlkyardımdaki gibi bir hal alıyor. Rica ediyorum, kolumdan almayın diyorum. Bayılmak üzereyim. Terliyorum. Güzel hemşire tamam diyor. Ayakkabımı çıkartırken çok utanıyorum, darmaduman ayakkabımı yakından inceleme fırsatı tanıdığım için hemşireye. Ayak bileğime basınç uygularken, beni biraz rahatlatma amacıyla, ne kadar kalın bileğim olduğunu söylüyor. 5 kilo 250 gr doğduğumu, daha önce çekilen bel röntgeninin ilgili doktoru şoka uğrattığını anlatmaya çalışırken 2 tüp kanı alıyor. Yarım saat sonra sonuçları alabileceğimi söylüyor.

Kafeteryaya gidiyorum, sanki böbreğimi sökmüşler, o haldeyim. Terlemeye devam ediyorum. Zorla çay ve sigara içiyorum, yarım kalan poğaça çöpü boyluyor. Açık hava sakinleştirmiyor, zira zorluyor beni. Bir sigara daha yakıyorum. Uzun süren uykusuzluğun şişirdiği gözlerim şaşkın. Sanki onlarla düşünüyorum, kendimde ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Beynim biliyor ama yediremiyor. Hastane dışında herhangi bir yerde olsam, insanların bana bakışları içimi deler. İnsanların kısa süreli bakışları ve beyinlerinde oluşan "kim bilir nesi var? allah yardımcısı olsun" düşünceleri beni param parça ediyor. Sanki hepsinin beyninin içindeyim.

Yarım saat doluyor, sonuçları alıyor doktorun yanına çıkıyorum tekrar. Doktor sonuçları inceliyor. Bana başka problemim olup olmadığını soruyor. Yok diyorum. Oysa tüm vücudum aksini iddia ediyor. Müşteri memnuniyeti bu olsa gerek. Sonraki bir kaç cümlesinden, kan verirken yaşadıklarımdan haberi olduğunu anlıyorum. En son düzgün olarak ne zaman uyuduğumu soruyor. Düşünüyorum, hatırlayamıyorum. Bilmiyorum cevabı çıkıyor ağzımdan, koşulsuz teslimiyet durumu. Beni psikiyatriste yönlendiriyor, arkadaşın yoğun olduğunu ekleyip telefona sarılıyor. Seçtiğim tek kelime "acil" ağzından çıkanlar arasından. Ben odadan çıkarken bir daha telefonu eline alıyor. Kimi arıyor bilmiyorum.

Resepsiyona gidiyorum, bir kaç işlem. Yine bekleme salonundayım. Oturduğum deri koltuklar kıçımı yakıyor. Keşke şortumu değiştirseydim diyorum, dün gece de aynı şortla yataktaydım diyorum kendi kendime, hatta üç gece önce de.

Sıram geliyor tekrar içeri giriyorum. Yine rahat. Yine konfor. Ama biraz daha ev gibi burası. Evdeki televizyonun içine futbol topu sokmuş çocuk gibi suçlu oturuyorum doktorun karşısındaki ilk sandalyeye. Konuşarak iş yapan adamları hep sevmişimdir. Rahat adamlardır. Kendini tanıtıyor, beni rahatlatmaya çalışıyor mesleğinden bahsederek. Gerek olmadığını belirtiyorum, "deli doktoru" olmadıklarının farkında olduğumu söylüyorum. Gülümsüyor, babacan bir gülümseme. Biraz daha tedirgin oluyorum. Ellerimi uzatmamı istiyor, ben tırnaklarımın durumunu düşünürken, o titrediğini fark ediyor. Benimle dostça dertleşerek problemlerime yaklaşmak istediğini söylüyor. Ben de dostlarımla dertleşmiyorum diyerek cevaplıyorum. Yine babacan gülümseme. İkidir ters cevap verdiğimden utanıyorum biraz. Özür diliyorum. Nörolog ile yaptığı konuşmadan bahsediyor. Cumartesi gecesi neler hissettiğimi soruyor. Anlatıyorum:

"Arkadaşlarım bendeydi cuma gecesi. 4'er kırmızı çaktık, müzik dinledik, sohbet ettik. Sabaha karşı 6'da yatağa girdim. Yataktan çıktığımda ikisi de yoktu evde. Başım çatlamak üzereydi. Çay sigaradan oluşan kahvaltımı ettim. Bilgisayara bakamıyordum. Başım çatlıyordu. Yatağa giriyordum, tekrar uyumak için, uyuyamıyordum. Duşa girmeye çabalıyordum, beyaz fayanslar ürkütüyordu beni. Hava karardı, çok sıcaktı. Dondurma alıp eve geldim. Onu yedim, bilgisayara baktım. Yok doktor. Bir süre sonra nefes alamamaya başladım. İçim daralıyordu. Anlatamam. Gece 1’e doğru dayanamadım, tekrar dışarı çıktım. Sahile gider rahatlarım diye. Başım hala aynı. Evden çıktım. Sahile kadar gidemedim, zor taksiye attım kendimi. Taksim İlkyardım’a zor yetiştim. Acile gittim, müşahede odasına aldılar. Tansiyonumu ölçüler, nabzıma baktılar. “Ölüyorum, nefes alamıyorum” dedim. Tansiyon ilacı verdiler, sakinleştirici vurdular. Nöbetçi doktor geldi, anlattım. “Bu gece burada kalmalısın, varsa aileni arkadaşını ara gelsinler” dedi. İstemedim. Orada kalırsam daha kötü olurum diye düşündüm. “Kimsem yok doktor” dedim, “bırakın evime gideyim şimdi daha iyi hissediyorum, zaten evim Beşiktaş’ta kötü hissedersem yine gelirim” dedim. Ama soğuk soğuk terliyordum. O anda kanamalı bir hasta geldi. Saatlerdir nöbetteki uykusuz doktorun da işine geldi benimle ilgilenmemek. Taksiyle eve döndüm. Belki iki saat uyudum. O kadar.”

Bu arada not alıyor doktor. Bana sadece karalıyor gibi geliyor. Yine o babacan gülümseme. Sigara içebilir miyim diye soruyorum. Normalde izin vermem ama cam kenarında neden olmasın diyor. Ben cam kenarına geçiyorum, o da geliyor. Ne kadar içiyorsun günde diye soruyor. İki hafta öncesine kadar günde bir paket idi, iki haftadır iki paket bazı geceler üçü bulduğu bile oldu diyorum camdan silkelediğim külün nereye düştüğünü gözlemlerken. Tongaya getirildiğimi anlamam uzun sürmüyor, akabinde neden diye soruyor doktor. Mezun olamadığımdan, iş bulamadığımdan, paraya ihtiyacım olduğundan, babamdan bahsediyorum:

“Koyuyor be doktor. Tüm çevrem mezun oluyor. Baloya gidemedim, yaz okulu harcını düşündüm. Ben yaz okulunda derse giriyorum. İşin maddi boyutu sıkıntı. Babamın her sabah beş buçukta kalkmasını yediremiyorum kendime. O çalışırken ben aylak aylak takılıyorum. Adam işte huzursuz, evde huzursuz. Para istemeye çekiniyorum, aramaya çekiniyorum konuşmak için olsa bile. İstemediğim bir hayatım var. Beni üzen kötü bir hayat.”

Diye bitirip sigaramdan bir nefes daha çekip olabildiğince uzağa fırlatıyorum. Eski yerlerimize dönüyoruz doktorla beraber. Daha önce bu kadar kötü hissetin mi diyor kendini. Fiziksel olarak mı yoksa ruhsal olarak mı diye soruyorum. İkincisini seçiyor. Çok daha kötülerini yaşadım diyorum, hem de çok daha kötülerini. Özetlesene diyor, gülüyorum. Hayatımın büyük kısmını özetleyeceğimin farkına varıyorum. Çocukluğum geliyor aklıma, ilkokul yedinci sınıf, lisenin başlangıcı geliyor, lisenin son iki senesi, ÖSS’ye hazırlandığım dönem, üniversite hazırlığın ilk ayları, yurtta yaşadığım son sene, üniversitenin her dönemi ayrı ayrı geliyor. Beş dakikada özetlemeye çalışıyorum, bir yandan da gözüm saatte. Biliyorum bana ayırdığı süre belli, yakalamışken bırakmak istemiyorum. Anlatamadıklarımı anlatmak istiyorum. Aramızda dost ilişkisi yok, ben onun müşterisiyim. Bu bana huzur veriyor.

Özetim bitiyor, o notlarına bakıyor, ben ise soru sormasına şans tanımıyorum. İki bin on yılının son beş ayını anlatıyorum. Suskunluğumu, yalnızlığımı, kahredici geceleri anlatıyorum doktora. Günlük on lira limitle yaşayamamayı anlatıyorum. Hayat akarken, benim elimin arasından halat gibi nasıl kayıp gittiğini anlatıyorum. Gözlerim ellerime takılıyor, kalan yaraların izlerini görmeye arıyorum gözlerimle. Gözlerim doluyor, derin bir nefes alıp, birkaç uzun saniye boyunca bekliyorum. Sonra devam ediyorum. Birkaç dostumdan bahsediyorum. Onları nasıl kaybetmek üzere olduğumu anlatıyorum. Onları ve diğer insanları görmek istemediğimi, kimseyi aramadığımı, aranmadığım her gün kahrolduğumu ekliyorum. Her hafta sonu yanıma gelen insanın ağzına nasıl sıçtığımı anlatıyorum. Ümitsizliğimi, neşesizliğimi anlatıyorum. Bursa’ya gittiğimde nasıl öldüğümü anlatıyorum. İstanbul’a dönünce tekrar öldüğümü de… Kendi Bursamı, kendi İstanbulumu anlatıyorum. Babamı, altmış yaşında hala hayal kurmayı başarabilen o adamı anlatıyorum. Gökyüzünden bahsediyorum. Özgürlüksüzlüğümü açıklamaya çalışıyorum umutsuzluğumla beraber. Gümüşsuyu’nu, eski ve karanlık koridorlarını, her daim esen orta bahçesini, oradaki insanları anlatıyorum. “Sarı-Kırmızı”yı anlatıyorum. Galatasaray’ı, Galatasaray için harcadığım her saniyenin önemini ekliyorum. Kız arkadaşlarımı anlatıyorum. Sevgilim olamayanları, yanlarında uyuyamadıklarımı anlatıyorum. Hayatıma girmeye çalışmayan insanları anlatıyorum, hiçbir zaman hayatına girilecek bir insan olmadığımı da ekleyerek. Yitip giden insanları anlatıyorum. Yeni insanlarla tanışma arzum olduğunu söylerken doktorun bakışındaki anlık değişimi fark ediyorum. Eklemekte gecikmiyorum:

“O özgüvensizlik, o eziklik nasıl kavurucu bir duygudur! Unutamam asla. Bir ev partisine davetliyim. Gitsem, bütün hafta yine evde her akşam makarnayla geçecek. Faturalar ve çıkan ufak sürprizler de cabası! Ama o ev partisine gideceğim, koydum kafaya. Evde makarna yedim, dışarıda patlamasın diye. Ardından hazırlanmaya başladım. Gardırobumu açtım. Yıllardır aynı şeyler. Gideceğim ortamdaki insanlar hangisini en az gördüler diye düşünürken abimin iş hayatının ilk yıllarından kalma mavi bir gömlek seçtim, çok sık giymiyorum diyerek. Uygun bir pantolon uydurmam zor olmadı, zaten dört tane var. Parfümüm bitmiş, ev arkadaşımınkini kullandım. Aynaya baktım. Yine aynı ben. “Olsun lan” dedim kendi kendime. İki çift ayakkabımdan birini geçirdim ayaklarıma, şu anda da ayağımda olanlar doktor, arkadaşımın hediyesi, bunun dışında da sadece bir çift daha var. Cebimde para yok biliyorum, bankamatiğe uğramam lazım. Yolda hesap yapıyorum “ne kadar vardı, acaba babam yatırabilmiş midir, ne kadar içsem, bu hafta ekstra bir şey çıkar mı?” diye. Kartı takıyorum, bir bakıyorum hesap bomboş! Hayattan nefret etmek nasıl bir duygudur doktor! Nefes alamamak, kahrolmak, yıkılmak, ezilmek, büzülmek! Anladığım anlardan biri işte. Bankamatik fobim var diyorum, gülüyor insanlar. Hadi anlatsana. O korkuyu her gün yaşadığını anlatsana insanlara. Bankamatiğe giderken basan afakanları anlatsana. Mesaj attım parti sahibine, gelemiyorum iki arkadaşım kavga etmişler bunlar sevgili, onların yanına gidiyorum diye. Eve dönmek doktor… Kim bilir kaç kere başıma geldi, kim bilir kaç kere böyle yalanlar uydurdum! Şu an üç adet pantolonum var, üçü de birbirinden giyilmez durumda. Üç çift ayakkabım var, biri bunlar işte her tarafı açık, diğeri bundan beter, ötekinden nefret ediyorum! Üstüme geçirecek bir şey, en son ne zaman kendime böyle bir güzellik yaptım, İstanbul’da hiç yapmadım.”

Saate gözlerim kayıyor, farkına varıyorum zamanın sonuna geldiğimizin. Vücudum yanıyor, gözlerim kavruluyor, tansiyonum yükseliyor gibi hissediyorum, o oda da basıyor, kaçmak istiyorum. Doktor da kaçmak istediğim diğer arkadaşlarımdan biriymiş gibi hissediyorum. Doktor notlarının arasında kayboluyor. Sonra tekrar çıkarıyor başını. Açık sözlülüğüm için bana teşekkür ediyor, birkaç teknik terim söylemeye başlıyor. Dinleyemiyorum. Kötü şeyler duyacak durumda değilim. Ellerim yine titremeye başlıyor. Sakinleştirmeye çalışıyor beni doktor. Bilgili bir genç olduğumdan, teşhis için onunla konuşmamın başlangıç için büyük başarı olduğundan, çoğu insan… diyor. Hayatıma insan alamadığım aklıma geliyor. Yine doktora veriyorum kendimi. Depresyon diyor. Yapmayın diyorum. Temel bilgi vermeye çalışıyor. Annem diyorum. Yirmi iki sene diyorum. Nefesim tükeniyor. Tekrar devreye giriyor, panik atağa çevirebilir diyor, depresyon yanında panik atak olabilir belirtileri var diyor daha otoriter bir tonla. Yüzüne bakıyorum babacan gülümsemesini görebilmek için, sesindeki otoriter ifade o an yüzünden yansıyor. Peki diyorum. Ancak tek ricamı ekliyorum, antidepresan istemediğimi. Kabul ediyor, zaten ilk seanstan ilaç vermeyi uygun görmediğini ekleyerek. O an tüm dikkatimi ona vermemi istiyor. Başımı tekrar yerden kaldırıyorum zorlayarak, sanki binlerce ton. Aklıma sürekli cümleler geliyor, ağzımdan çıkarmıyorum, başımda birikiyor baraj önündeki sular gibi. Dikkatimin onda olduğunu anlayınca konuşmaya başlıyor doktor. Sigarayı azaltmamı, alkolü kesmemi, depresif şarkılardan filmlerden uzak durmamı söylüyor. Evden çıkmam gerektiğini, kendimi mutlaka yorup geceleri uyumaya çalışmam gerektiğini, aklıma gelen düşüncelerden uzaklaşmanın en iyi yolunun yorgunluk olduğunu söylüyor. Yakınımdaki insanlarla zaman geçirmemi öğütlüyor, illa dertleşmek değil, para harcamak ya da bir şeyler yapmak değil amaç. Her ne kadar için istemese de yalnız bırakma kendini diye ekliyor doktor. Sıkıntılarını düşünmemeye çalış, başka şeylere ver kafanı diyor. Diyor da diyor aylardır yapmaya çalıştığım şeyleri. Peki diyorum, başka bir şey var mı diye de soruyorum. Bir ay sonra beni görmek istediğini, istersem daha da erken gelebileceğimi söylüyor. Teşekkür edip, elini sıkıyorum. Yine o babacan gülümseme, bunu atlatabilirsin diyor. Hasiktir lan ordan diye cevaplıyorum içimden.

Yine o ferah giriş. Turuncular. Beynimin içinde renkler savaşıyor. Dışarı atıyorum, araçlardan ürküyorum. Sarıyer’e gidip biraz hava mı alsam diye düşünürken, başım çok şiddetli dönüyor, korkuyorum kendimden. Uyumam gerektiğini düşünüyorum gece hiç uyumadığımı hatırlayarak. Bir süre sonra, Beşiktaş minibüsündeyim. Hayatımın en önemli zamanlarının geçtiği Sarıyer –Taksim hattında ilerliyorum. Ayazağa Yerleşkesine takılıyor gözüm. Türk Telekom Arena’nın çatısını görmeye çalışıyorum. Zincirlikuyu’nda Mecidiyeköy sapağına gözüm takılıyor. Atv binası önündeki pankarta anlam veremiyorum. Barbaros’un öğlen trafiğine okkalı bir küfür savuruyorum. Işıklarda inip eve gidiyorum. Peki uyuyabiliyor muyum? Evet, sadece 2 saat.

15 Haziran 2011 Çarşamba

"and as you move on, remember me, remember us and all we used to be"

"özledim...seni, sohbetlerimizi, gülmelerimizi..."

Benim de ne kadar özlediğimi tahmin edemezsin. Gecenin bu vakti yattığım yataktan beni fırlatan bu özlem işte. Her saniyem eziyet, her saniyem sıkıntı, her saniyem üzüntü doluyken bu özlem bastı beni karabasan gibi. Evet, karabasan! Ulaşamayacağım, ulaşmak istemediğim şeyleri arzulamak tam bir karabasan.

"çünkü gerçekten o samimiyetini özledim... seni özledim..."

İstersen özlemek olayını bana sor, sana anlatayım. Bana hissettirdiğin "özlem" o kadar acı vericiydi ki, kolum 50 tonluk pres altına sıkıştığında hissedeceğim şeye o adı verebilirim, belki. Ne ebeveynlerimi, ne de en son fi tarihinde gördüğüm insanları özleyebiliyorum. Sana samimi bir itiraf; şu an yaşamayı, rahat nefes almayı o kadar özlüyorum ki.



"olurda görüşmek istersen,olurda canın sıkkın olursa, hayatının çok dışında birine bişiler anlatmak istersen çok uzak değilim sana..."

Senden duyduğum en güzel şeyi söylediğinin farkında değilsin muhtemelen. Uçmayı başarabilirdim o an. Anlatmak ve karşılığında sessizce dinlemek. Hem seni çok iyi tanıyan ama aynı zamanda tanımayan birine.

"beynimin içinde büyüyen kitleler yavaş yavaş koparıyo sanki beni hayattan..."

Bunu söylediğin an ben de koptum sanki hayattan. Anlam veremedim neden böyle oldu. Ama koptu. Boğazım hayatımda ikinci kez düğümlendi, nefes alamadım. Aynı sana olduğu gibi bana da oldu: "her tarafını korkuyla kaplı bi hüzün kaplıyo..."