Sayfalar

28 Eylül 2011 Çarşamba

eylül, benim hüzünlü orospum.

Sevgili okuyucu;

Bu kaydı yazarken, bünyemde yeterince alkol mevcut. Yanlış anlama, sarhoş değilim. Ama çakır keyif oldum. Güzel bir kafadır bu.

Bu gece, bu yazılı eserde bahsetmek istediğim özel bir şey yok. Bu yazılı eserin, önceden belirlenmiş komutan kelimeleri yok. Sadece ve sadece bir kaç kelime sıralamak istiyorum. Ben klavyede tuşlara bastıkça, imlecin sağ tarafa doğru kayması ve de arkasında harfleri leke olarak bırakması hoşuma gitmekte şu anda. Bu hoşluktan faydalanarak bir şeyler anlatmak istiyorum, mesaj verme kaygım falan -her zamanki gibi- şu anda da yok.

Depresyon geldi aklıma bu akşam, yine. Yaşamayan bilmez. Ancak yaşayan da bilemez nasıl bir şey olduğunu. İki grup arasında sadece anlama farkı vardır. Yaşayan, yaşamayandan daha iyi anlar nasıl bir şey olduğunu. Tıp literatüründeki tanımı ya da senin tanımın benim için önemli değil. Ben sana söyleyeyim depresyon nedir. Depresyon, insanlardan kaçma çabasıdır. Tedavisi ise anti-depresan olarak adlandırılan yasal uyuşturucular değildir. Kendileri, lsd'ler kadar zararlıdır. 100 mg'lık Xanax isimli anti-depresanlar vardır. Cesaret edebilirsen eğer, kendisini dört parçaya böl, tek çeyreğini yut. O zaman anlarsın işte, anti-depresan kullanan insanların nasıl karamel yoğunluğunda bir dünya içerisinde kendilerini iyi edecek çözümleri aramakta zorlandığını. Aksi durum ise nedir biliyor musun? Plastik cerrahi uzmanı birinin, her hangi bir ağrı kesici vermeden yüzündeki ucunca ve derince bir cam kesiğini dikmesi gibidir. Kullandığı iğne ve organik ipi sadece temas ettiği yüzeylerde değil, vücudunun her hücresinde hissedersin. Her aminoasidin karıncalanır, kaşınır ve ağrı hissi uyandırır. Kısacası, acının tarifi imkansızdır. Sadece hissedebilirsin. Anlatamazsın, anlamazlar. Anlasalar ne yazar? Hissedemezler! Peki sorarsan "Çözümü nerededir?" diye. Sana cevabı veririm, sakın şaşırma. Çözüm ya da cevap, o kaçtığın insanların arasındadır. Net!

Hayat ya da yaşam olarak adlandırılan kavramın ne kadar boş bir şey olduğundan üstü kapalı da olsa bahsetmeye çalışmıştım sana hep bu blogda sevgili okuyucu. Kanıtlayamasam bile iddia edebilirim sana insanın sosyal bir varlık olmadığını, sonuçta karşında bir mühendis var. Yaşadığımız sıkıntıların hepsi, tabi ki bana göre, insanoğlu denilen aşağılık yaratığın dünya üzerinde ortalama olarak altmış sene niceliğinde harcadığı zamana anlam katma çabasından kaynaklanıyor. Mutsuz musun? Huzursuz musun? Düşünsene bir; insanoğlu vahşi hayvanların arasında sadece iç güdülerine dayanarak yaşadığı sıralar bu tarz kavramlar var mıydı? Seks yapıyordu o zamanlarda da evet! Acaba zevk aldığı için mi yoksa sadece idesinden gelen üreme iç güdüsü kaynaklı mı?

Kendimizi birazcık daha fazla olsa önemli hissetmek adına öncelikle icat ettiğimiz, sonrasında tanımlamaya çalıştığımız, en son adım olarak da hayatımızda aradığımız kavramların peşinde umutsuzca koşturuyoruz. Çocukken inanılmaz bir gaz saçan haşerat ilaçlama araçlarının arasında koşturduğumuz gibi hayat! Dakikalarca koştursak da zehirleyemiyoruz kendimizi! Biz kendimizi zehirlemeyi beceremeyiz zaten, bizi zehirleyen dış mihraklardır.

Eylülden bahsettim son bir kaç kaydımda. Bugün bir anı daha katıldı, hüzünlü anılarımın arasına. İş ve arkadaşlık başka derler ya. Bir gönüllü organizasyonunda görev alıyor iseniz, bu prensip tamamen yalandır. Para kazanmıyorsundur, hayatından fedakarlıkta bulunuyorsundur falan. Kısa kesmek istiyorum, uzun hikayesi benim. Ancak bugün, yıllar sonra umursamayacağım iki adet insanın arasında gözlerim dolduysa, vardır başka bir hikaye işin içinde. Bu hikaye ise, benim uzun vadeli planlar yapmaktaki başarısızlığım ile alakalı. Öngörüm çok kuvvetli değil belki? Ya da gereğinden mantıklı hareket ediyorum? Ve yahut sadece çok şanssızım! Bilemiyorum sevgili okuyucu... Kimsenin sahiplenmeye korktuğu anda sahiplendiğim, uğruna fırsat maliyetini alakasız insanlara ve de kendime ödettiğim bir organizasyondan ayrılmak durumunda kaldım bugün. Tamam, ayrılmak, bırakmak ve yahut usulca siktir yemek değil olay. Bir kaç ay önce yaptığım planın işlemediğini görünce, kaçınılmaz bir gerçek olarak yerleşti hayatıma bu organizasyondan ayrılma eylemi. "Nasıl?" olduğu çok da önemli değildi. Önemli olan, olduğu gerçeği. Senin de başına gelmiştir sevgili okuyucu. Ne kadar sevsen de, bağlansan da ayağına bağ olan şeyler çıkar mutlaka. Safça bağlanamazsın, safça sevemezin, kendi içinde bir pazarlık vardır mutlak suretle! Ne kadar dayansan boştur, ne kadar çabalasan içindeki saf enerji, sevgi ve sadakate erişemezsin. Kısacası, ocak dışı kaldım. Ne kadar hayata küskün olsam da, beni bir şekilde hayatın ve insanların içinde tutan bir oluşumun dışındayım artık. Üzücü, ne diyebilirim ki daha?

Sevgili okuyucu! Bu kaydı iki tuborg kırmızı içimlik süre içerisinde yazdım. Kelimeler arası apayrı yerlere gittim, paragraflar arası derin ve uzun aralar verdim. Ne yazdığımın farkında değilim şu an. Bu kayıdı yazarken en çok önemsediğim şey, gramer hatalarının olmaması idi. Derin nefesler aldım rastgele verdiğim aralarda. Anlattım mı farkında değilim sevgili okuyucu? Ben de seninle birlikte baştan okuyarak neler yazdığımı anlamaya çalışacağım. Ama emin ol, tek bir anlam ve ya gramer hatasını düzeltmeyeceğim.

Eyvallah!

8 Eylül 2011 Perşembe

eylül, benim hüzünlü orospum.

Bir önceki kaydımı, kendimi göt edebilmek biraz da kendimi kandırabilmek adına yazmıştım. Hemen yanlış anlaşılmasın; hala günlerin, ayların veya mevsimlerin pek önemi yok benim için. Olay, doğum günüm ile alakadar. Doğum günlerimi önemsemediğim büyük bir yalan. Aksine, kendimin ve özellikle dünyanın ayırdına vardığım yaştan itibaren o günleri çok önemsedim. İnsanların araması, pasta kesilmesi, sevdiklerle bir tören yapılması değil. Önemsedim, neden bu hayatta olduğumu sorguladım. Benden önce düşen dört ağabeyimin değil de, neden kendimin hayatta olduğumu sorguladım. Doğumumun neden bu kadar büyük bir tahribat yarattığını ve cezasını nefes alarak neden benim çektiğimi anlamaya çalıştım.

Sadece kendi doğum günümde değil, teşrif ettiğim doğum günlerinde hep cenaze havası hissettim. Benzer bir durum da, cenazeler için geçerli: en güzel doğum günleri kadar neşeli! Doğum denilen olay, tabi benim gözümde, doğanın bir parçasının ölümüdür. Boğaz'ın maviliğinden, Uludağ'ın yeşilliğinden, yağmur yağdığında mis gibi kopan topraktan parçaların insan denilen anlamsız ve amaçsız bir varlığa dönüşümüdür. Ölüm ise, doğanın tekrar kendisiyle buluşması saflığına tekrar kavuşmasıdır.

Eski bir dosta ve hafızama danıştım geçmiş doğum günlerim için. Sinir krizi geçirdiğim geceler olmuş. Bu sene de önemsedim kendisini. Ancak geçen senelere göre biraz daha seyreltik ve değişik. İçimde ümit vardı. Her sene yıl başı çekilişinden bir ay önce aldığım milli piyango biletinin, kesin tutacağına dair bir his gibi. İlk altı saatini uyanık geçirdim 6 eylül gününün. Sonra uyudum. Tam olarak on bir saat. Uyandım. Kahvaltı ettim. Balkonda kitap okudum. Babam geldi, yemek yedik. Pasta geldi, mumları üfledim. Çocukluğuma ve aile fertlerinin hepsinin yaşlandığına dair kısa süren konuşmalar ile geçti bir süre. Sonrasında annem, klasikleşen tavla oyunlarında babamı yendi. Ben de cep telefonu ve sosyal ağlar ile doğum günümü tebrik eden insanlara teşekkürlerimi sundum.

Geçen senelerden değişik önemsediğimi belirttim. Çünkü bu sene ki doğum günümde gerçekleşmesini istediğim hayallerim vardı. Çok çok uzun bir süre sonra, beni kısa süreliğine etkisi altına alsalar da, hayal kurdum. Ve bu yüzden değişik olarak önem arz etti benim için. Tabi ki, hiç bir hayalim gerçekleşmedi yine. Saf enerjiye dönüşemedim. PTT kurumunun, yıllar önce bana teslim etmesi gereken bir telgraf, yine gelmedi. 6 eylül günü içinde geçen saniyeler soyunca, gerçekleyemediğim planların biri bile gerçek olmadı. Tekrar doğmadım. Bunu geçtim, zamanı bir kaç aylığına bile geri alamadım. Ciğerlerime giren ilk hava, hala yerinde. Uyandığımda ise yastığımın altında bir kaç milyon dolar falan yoktu. Hatta yastık bile kayıp düşmüş yataktan, o bile yoktu.

Şu an anlatmak istediğimi tanımlayamıyorum, örnekleyebilirim belki. Lamborghini Murcielago LP-640, tamamen bir tasarım harikasıdır. Ben bahsi geçen aracın sahibi olmayı asla hayal etmiyorum ya da sahip olan insanlara imrenmiyorum. Çünkü bu hayal etme ya da imrenme durumu, bende hoş hisler oluşturmuyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum, lanet ediyorum. Tanrı olmayı istemek gibi bir durum bu. Kendimi biliyorum, geçmişimi biliyorum, hayatımın girdi ve çıktılarından haberdarım. Ve beynim, çok büyük bir mucize olmadıkça ruhsatı üzerinde adımının yazdığı Murcielago olmayacağını söylüyor bana dünya üzerinde. Hayal kurmak, hayal sahibi olmak demek bu mucizeyi beklerken içinin yanması demek. Bu yüzden kısa ve orta vadeli rotalar belirlemeyi uygun görüyorum kendime. Üniversite yıllarımın uzatmalarında bir arabam olmayacak. Sonrası için çizdiğim rotalardan birinde, biraz baba ve abi yardımı ile babam ve benim ortak kullanacağı, benim de kullanırken rahatsız olmayacağım bir araç sahibi olmak var. Bundan beş ya da altı sene sonra da bir BMW, belki.

Maddi veriler kullanarak verdiğim bu örnek, tüm hayatım için geçerli. Hem de tümü. Çocukluğumu bana anlattıklarında da bu durumu gözlemleyebiliyorum. Gerçekçi bir insan olmuşum hep. Yapabileceklerimi yapmışım, yapamayacaklarım için ağlamamışım bile. Babam, "Sıç be altına pezevengin evladı" dediğinde sıçmışım arabanın içine Tophane'den Heykel'e inerken. Hayranı olduğum Trevanian, hayranları için gerçekçiliğin saldırısına uğramış bir idealisttir diye bir cümle kurmuş. Realitenin bu saldırısı beni yobaz bir idealist yaptı. Ancak bu saldırılar sırasında gerçekler ile o kadar sıkı fıkı oldum ki, aynı zamanda çok ateşli bir realist oldum. Ben de anlamadım, ama böyle oldu.

Doğum günü tebrik olayı vardı bir de anlatmak istediğim. Teknolojinin gelişmesi, iletişimin kolaylaşıp anlamını yitirmesi bıdı bıdısı. Evet, böyle. Detaya girmek istemiyorum. Beş farklı yolla doğum günü tebrik dileklerini aldım. Facebook duvarıma işenmesi, facebook mesaj kutumun taciz edilmesi, cep telefonu mesajı, cep telefonu araması, twitter. Cep telefonu mesajlarına cevap verdim. Beni arayanları ben aradım, zira beni aradıklarında uyuyordum, bir nevi "kutlayın hadi ibneler" dedim onlara. Twitter'da kutlayanları mention yöntemi ile cevapladım. Facebook üzerinden mesaj atanlara, ben de mesaj attım. İşin en eğlenceli kısmı, sapık bir haz aldım evet, duvarıma işeyenlerdi.

Başka bir arkadaşına gülücüklü sevimli "cnmmm"lı şeyler yazıyorsun, benim duvarıma sade bir yazı. Lan zaten samimi bir ortam değil. Yaz gitsin, nolacak. Madem mesafeli olacaksın, yazma hiç bir şey, dürt yeter ben anlarım. Ben de kendi çapımda şöyle bir uygulamaya gitmeye karar verdim. Duvarıma yazılan ve benim ilginç olarak nitelendirdiklerime gerek "like" olsun gerek yorum olsun her türlü muameleyi yaptım. Klasik olanlara ise mesaj yolu ile cevap verdim. Muamele çektiklerim, diğerlerine bir tepki vermediğimi görünce kendilerini özel olarak hissettiler. Mesaj ile yanıtladıklarım ise bir kaç tık zahmetine katlandığımın farkına vardılar ve düz bir şey yaptıkları için utandılar. Onlara gönderdiğim gülücük ihtiva eden "teşekkür ederim burcu" konseptli mesaj ise, kendilerine onların bana verdiği önemden daha fazlasını verdiğimi düşündürerek daha da utanmalarına neden oldu. E tabi, özel mesaj attığım insanlar, başkasına mesaj atılıp atılmadığını bilmedikleri için daha değişik şeyler de hissettiler.

Eh, çok da sikimde amuğa koyim. Ben asıl kutlanması gereken iki insanla, aynı çatı altında bir doğum günü daha geçirmekten gocunmuyorum. Kutlanması gereken ben değilim. Ben sadece geldim.

3 Eylül 2011 Cumartesi

eylül, benim hüzünlü orospum.

1988'in 6 Eylül'ü doğumluyum. Bundan dolayı başak burcu olarak tanımlanıyorum. Kendi burcum ve özellikleri ile ilk tanışmam altı sene öncesine uzanır. Bursa Sönmez İş Sarayında eski kitaplar satan bir dükkandı. Yanımda aşık olduğum liseli vardı, o bilmiyordu ona aşık olduğumu. Belki hissetmişti, kendisi böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilirdi. Neyse. Bir kitapçı dükkanının önündeki sepet üzerinde, cep kitabı şeklinde burçları anlatan bir kitap vardı. Orada okumuştum başak burcunun özelliklerini. Gülüp geçmiştim. Yıllar sonra bugün, kendi burcum hariç yine burçlara inanmıyorum. Tamam, bir başak olarak düzenli, titiz ve temizlik hastası değilim. Ancak aileme düşkünüm, paraya çok önem veriyorum, lafımı esirgemem, yatakta kadından beklentilerimde ilk sırada apayrı bir şey var.

Değer verdiğim şeyler sınırlıdır. İnsanlığın kendilerini biraz daha önemli hissetme çabaları komik gelir bana her zaman. Günlere, aylara önem vermem. Pazartesi sendromu yaşamam. Temmuz ayının, ocak ayından farkı yoktur benim için. Ama Eylül başkadır. Eylül ayının şizofrenik olduğunu düşündüren bir yerde geçirdim hayatımda tecrübe ettiğim eylüllerin çoğunu. Eylül sonbaharın ilk ayıdır. En soğuk kış geceleri kadar soğuk eylül gecelerinin sabahında karşıladık yaz kadar sıcak gündüzleri Kaplıkaya ile beraber. Bir ekim akşamüstüsü sunar bazen, hem de dalga geçer gibi. Eylül doğayı bile kandırır, balkonundaki çiçekler açmış, onlar bile şaşırmış akşam ayazı yedikten sonra.

Hep hüzünlü bir taraf buldum eylülde. Bana hep hüzünlü geldi. Hüzünlü şeyler yaşadım eylülde. Babam benim yüzümden ilk kez eylül ayında ağladı. Üniversite hayatım boyunca, yaz okulundan arta kalan zamanlarda Bursa'nın sakinliğine alışıp İstanbul'a dönmek bir hüzün barındırdı. Ailem ile kutladığım her doğum günümde huzurun yanında hep hüzün hissettim. Eylüllerde unuttum kendimi. Eylüllerde kapattım kendimi. Geçen sene eylül ayıydı, kötü zamanların başlangıcı. Başım dönüyordu, unutuyordum 2010'un eylülünde. Ölümüne mutsuzdum. Bir eylül ayı tanışmıştım onunla.

Yılbaşı kutlamaları saçma geldi hep bana. "Kutlama" eyleminden ziyade, insanların geri sayım tamamlandıktan sonra hayatlarının bir anda değişeceği gibi bir enerji yaymaları tiksindirir beni. Aslına bakarsan, her gün her saniye yeni bir yıla giriyoruz. Eğlenmek için güzel bahane, tamam. Eski bayramları özleyen tiplerden değilim. Çünkü yıllardır bayramlar, iki şey hariç, değişmedi benim için. Bayramları severim, geniş bir ailenin ferdi olduğumdan mütevellit. Bayramlarda tatile kaçanları da sevmem. Ben eski yılbaşılarını özlerim. Tüm aile bireylerinin bizim evde toplandığı, yılbaşı ile beraber annemin doğum gününü kutladığımız o saatlerin hatıraları flu ve parlak resimler halinde hafızamda. Dedim ya günlere, aylara önem vermem, ona bir örnektir bu.

Kendi doğum günlerimi de pek önemsemedim. Dünyanın güzel bir yer olmadığına, hoş bir hayata sahip olmadığıma inandığım için pek önemsemedim. İnsan hayatlarının değersiz, hayatlara değer katma çabalarının komik olduğunun ayırdına vardığımda küçük yaştaydım. Kimseyle paylaşmak istemedim bu günü. Sadece benim olsun istedim hep. Böyle de oldu. Sessiz, kendi içimi dinleyerek geçirdim, ebeveynlerimin düzenlediği bir saat süren törenleri saymazsak. Lakin bu eylülde değişik bir şeyler olacağına inanasım var. Enerjiye dönüşüp, evrenin en arka sokaklarında volta atabilsem keşke. Yıllar öncesinden bir telgraf gelse. Gerçekleyemediğim planlarım, bir kaç saniye içinde gerçeğe dönse. Ya da tekrar doğsam. Akciğerimde sıkışmış, vücuduma giren ilk havayı çıkarıp cam şişede hatıra olarak saklayabilsem. Zamanı sadece bir kaç ay geriye alabilsem. Uyandığımda yastığımın altında, bir kaç milyon dolar olsa.

Ağaçlar yapraklarını çaktırmadan döker eylülde, rüzgar yavaşça sürükler onları.

28 Ağustos 2011 Pazar

yalandan da olsa III

İnsanı, diğer solunum yapan canlılardan ayıran en önemli nokta arayışta olmalarıdır. Hislerini harekete geçirecek manzaraların arayışıdır. Bir sayfa üzerine sıralanmış birkaç cümle, bir otistik çocuğun gözündeki saflık, bir kadının vücudu… Lakin insanların ararken ömürlerini tükettiği, en önemli manzara huzurdur.

Huzur, insanlar tarafından genel huzur ve iç huzur olarak adlandırılmaktadır. Bu sınıflandırma yanlıştır. İnsanların eski zamanlarda bildiği, artık unutmaya başladıkları gerçek, bu sınıflandırmanın yanlış olduğunu kanıtlamaktadır: Huzur tektir. Ve diğer manzaralar gibi doğada bulunmaz, insanların içindedir.


Yaşamın telaşından kaçma telaşı gözlerini bürümektedir insanların. Bu telaş içinde insanın taşıdığı insan sıfatı yitip gitmekte, her anı planlanmış birer makinaya dönüşmektedirler. Arzuları, istekleri ve hissetmeye çalıştıkları, hayatlarını paylaştıkları diğer insanlar tarafından şekillendiriler. Büyük şehirlerde yüksek binalarda harcanan yaşama özenen bu insanlar, sıkıştıkları trafikteki egzoz dumanının isini hayatlarının her saniyesinde görmektedirler. Bu insanlardan şanslı olanları, müsait olarak nitelendirdikleri ilk zamanlarında kaçma eylemini sadece telaş olmaktan çıkarıp uygulamaya dökerler. Kaçtıkları küçük şehirlerin gürültüsünü duymaz kulaklar. Büyük şehrin ışık kirliliğinden zehirlenmiş gözler, gökyüzündeki sakinliğe tanık olurlar. Beyin yavaşlar, düşünceler akmaz, tilkiler uykuya dalar. Organlar bile doğal ritmini bulur. İşte budur huzur. Sessizliktir, sakinliktir, düşüncesizliktir.

Huzur ile ilgili bir şey daha vardır: Diğer manzaralar tarafından tetiklenir.

Doğası gereği, bazen başka insanların fiziki varlığına ihtiyaç duymaz bir insan. Hatta onların uzakta olması iyi bile gelebilir. Biraz balkon, biraz esinti, biraz sigara, biraz kelime ve az biraz cümleden oluşan bir manzara huzuru tetikler. Ağaçların arasında turuncu renkli ışıklarını, ağaçların yapraklarına hiddet ile çarpan bir sokak lambası huzuru tetikler. Sabit ve yanlarındaki dinamik ışıkları ile bir sürü metre uzaktan uçmakta olan bir uçakta…

Silah sesini duyan ejderha, kireçlenmiş eklemlerini zorla harekete geçirmiş. Olabildiğince hızı ile kulenin merdivenlerini tırmanmış. Kapıyı açmış. Cüce yerde, kırmızı bir gölün ortasında, kafasında tüten dumanlar ile birlikte yatıyormuş. Bu manzara şaşırtmamış ejderhayı, aksine beklediği manzara buymuş. Adımlarını yavaşlatmış, az önce kendisinin, biraz önce cücenin oturduğu sandalyeye oturmuş. Prensesi incelemiş. Donuk gözlerini görmüş, şaşkınlıktan kas katı kesilmiş yüzünü ve sabitlenmiş yüz ifadesini görmüş. Çok daha önce de böyle görmüş prensesi. İlk kez kaçıp şatoya geldiğinde de böyleymiş prenses. Sormuş prensese:

- Ne hissediyorsun?
- Huzur.

Daha önce aldığı cevabın aynısıymış. Odayı bir ceset ile paylaşmalarına rağmen sorgulamamış bu hissi. Prenses, biraz daha dayanmış. Sonra eğmiş başını. Gözlerindeki yaşları özgür kılmış.

yalandan da olsa II

Mutsuzlukların tanımını yapmak zordur. Sebebi de mantıksızlıklarıdır.

Kasım ayının normal bir günü dışarı çıkılır. Üzerinde soğuktan korumak amaçlı bir mont bulunur. Kapalı olan hava sen evinden uzaklaştıktan sonra açılır. Ve bütün gün elde fazlalık bir mont ile dolaşılır. Otobüste, dolmuşta ya da yürürken gereksizce ve de müthiş bir fazlalık olarak elinde o mont vardır. Bir ara yağmur yağmaya başlar, kullanılır o mont. Otobüse binilir eve dönmek üzere, tekrar çıkar. Otobüsten inildiğinde hava yine açıktır. Ve yine bir fazlalıktır.

Şarkı söyleyen insanlar çok çeşitlidir ama içlerinde bir çeşitleri vardır ki onları anlamak gerçekten zordur. Bu çeşit şarkıcıların sesleri güzel değildir ama söylemeyi bilirler. Seslerinin buğusu gayet açık olan bir duruma gizem katar. Diğer gruplarda kalan büyük çoğunluk gibi bilgisayar efektlerine ve onlarca çalgının eşliğine ihtiyaç duymazlar. Tek bir çalgı yeter.

Tarih yanarken şehrin ortasında, onu da denizin ortasından izlemek de mutsuzluktur. Diğerleri sahil kenarlarından deniz taşıtları üzerinden tarihin yok olduğu tarihi anı kayıtlara almaktadır içleri acıyarak. Bazıları da yangın ile poz bile vermektedir. Bunun üzerine düşünülür, kendi tarihinin de çatı katında yangın çıksa… Beyninden tüten birinci derece yangın dumanı sözlerine karışsa… Tesadüf bu ya, sen denizin ortasındayken tam yangın sönmeye yüz tutmaktadır. Alevlerin arasından tahrip olmuş bir çatı, çökmüş çatı iskelesi ve sırılsıklam bir tarih çıkmaktadır ortaya. Bir mutsuzluk kaplar seni diğerlerinden farklı olarak. Yansa da tarih silinememektedir.

Cüce ejderha ile manzaraya karşı otururken, cüce gördüğü fotoğrafların hüznünü atlatamamışken bir kapı gıcırtısı duymuş arkasından. Elinde 2 adet temiz kadeh ile bir bayan girmiş odaya, prensesmiş o bayan. Ejderha da dönüp arkasına bakmış, bakar bakmaz da ayaklanarak odadan çıkmış. Prenses yavaş yavaş yürüyerek masaya gelmiş, üzerinde cücenin bakışlarını hissederek. Hiç değişmemiş prenses; yürüyüşü, gülüşü, saçları, gözleri… Ama gözlerinin rengi aynıymış bir tek, boş boş bakar olmuşlar. Narince oturmuş prenses, ejderhadan boşalan sandalyeye. Kadehlere rakı koyup buz ekleyerek cüceye ve kendisine ikram etmiş. Cüce söze girmiş:

- Hayatında en çok üzüldüğün an neydi?
- Annemin kanser olduğunu öğrenmem…
- Peki o iyileşmedi mi?
- Evet.
- O zaman neden kaçtın şatodan? Neden terk ettin aileni? Neden terk ettin beni?

Sinirlenmiş prenses ama bunu cüceye belli etmemiş:

- Sen ne anlarsın ki? Sen sadece bir köylüsün. Kaçtım işte! Sana ne! Kurtulmak için kaçtım!
- Kurtulabildin mi?
- …
- Ben bilirim, hatta senden daha iyi bilirim! Herkesin iletişim kanseri olduğu bir ailede, bir köylü olarak umutsuz olarak her gün uyanan bendim! Yatağa yattığından benimle aynı hayalleri kuran babam 60 yaşındaydı! Her şeyin içinde mutluğu arayan bendim! Sana aşık olan, senin için devleri yere seren de o umutsuz köylüydü! Ben terk etmedim ne onları ne de seni! Ben terk etmedim kendi haya…
- Ahh yeter. Sıkıldım bunlardan. Hep aynı klişe sözler! Aynı köylü acındırmaları!

Bunu duyan cüce kapamış çenesini. Susmuş. Çekmiş belindeki silahı dayamış prensesin alnının ortasına. Horozunu kaldırmış tabancasının. Prensesin gözlerinin içine sinirle bakıyormuş cüce. Prenses de korkuyla “Hayatım yapma, bir daha konuşabiliriz” diye ağlıyormuş. Cüce haykırmış ağzından tükürükler saçarak:

- Lanet orospu!

Ani bir hareketle tabancasının namlusunu dişlerini arasına almış. Gözlerini tavana dikmiş. Kararı verdikten sonra bir saniye bile tereddüt etmeden çekmiş tetiği. Ölmeden önce tek düşüce varmış aklında, o da cenazesi ne kadar kalabalık olursa olsun bir köylü olarak köy mezarlığına gömüleceği gerçeği…

20 Ağustos 2011 Cumartesi

rüya

Yerlerde sürünüyorum. Gezinmeye çalışıyorum kollarımı kullanarak evimin odalarında. Yerden kalkmaya çalışıyorum, yere düşüyorum. Bacaklarım tutmuyor. İnsanlarla göz göze geliyorum. Herkes biliyor belden aşağı kısmının felç olduğunu, ben bilmiyorum. Herkes inanıyor, ben inanmıyorum. Herkes farkında yürüyemediğimin, bir ben farkında değilim. Sürünüyorum kollarımı kullanarak, bir koltuğun yanına geliyorum. Zorlanarak çıkıp oturuyorum. Doğrusu oturduğumu zannediyorum bacaklarımın halini fark edene dek. Yanımda ise biri oturuyor. Yüzünü unuttuğum biri. Ağzını açıyor "Ben seni terketmedim, ben hiç gitmedim, ben hep buradaydım!" diyor. Dedikleri önemli değil! Burnu, ağzı, saçları, dişleri, gülüşü ve en önemlisi gözleri etkiliyor beni. Hatırlayamadığım o surat karşımda, canlı duruyor. gözlerim doluyor, nefesim kesiliyor.

Soluk soluğa uyanıyorum uykumdan, fırlıyorum yataktan. Gözlerim dolu dolu... Ağlamaklı bir istek var içimde olmuyor. Daralıyorum, göğsüm ve kalbim alev almış yanıyor! Seller boşalmak istiyor gözlerimden, önlerindeki setleri yıkamıyorlar. Camdan dışarı bakıyorum... Banyoda aynaya, salonda televizyona... Gep ağlatacak bir şeyler var. Bir rüyanın böyle etkileyebileceğini ilk kez fark ediyorum.

Rüyanın bitmesi ile o anlık rüya içerisinde daha çok mutlu olduğumu anlıyorum. Yaşam ümitlerimin son kırıntılarını da terkediyorum ümitsizlik rüzgarına. Sıkıntıyı, genel ruh hali olarak belirlemiş ben, tanımlayamadığım tarifsiz sıkıntılarla daha da çok kavruluyorum. Dizlerim uyuşuyor, kimseler yok! Ağlayamıyorum, sen yok!

19 Ağustos 2011 Cuma

yalandan da olsa

Biraz ironik oldu sanırım özlemek eylemi. Şaşırtıcı, mutluluk veren ufacık bir sürpriz gibi…

Öğle vakti birden bulutlar kaplar gökyüzünü karartır etrafı. Yağmur başlar. Dün de başlamıştır yağmur. Aylar sonra baza altından alınmış bir yağmurluk bulur el, sırt çantasının içinde.

Radyo da çıkar eski bir şarkı. Çeker alır belirli resimleri hafızanın en ücra köşelerinden. Asla durmaz, asla durdurulamaz. Resimler belirli resimlerdir ama çeşitlidirler aynı zamanda. Birbirlerinden bağımsızdırlar. Farklı zamanlardaki farklı duyguları farklı durumları farklı olayları anlatır. Belki biri on beş sene öncesinin resmidir. Çığlıklar içinde kocaman iki insan vardır o resmin içinde. Belki biri beş sene öncesinin resmidir. İçleri gülümseyen yemyeşil bir çift gözün resmidir. Belki de biri beş gün öncesinin resmidir. İçtiği rakıdan içi kalkan birisinin resmidir.

Yağmurluğu bulan el durmaz, gezinir radyo istasyonlarının üzerinde. Bulur o eski şarkıyı. Belki o da beş sene öncesinin şarkısıdır. Belki de on beş.

Günler geçmiş hunharca, minik kahramanımız artık minik bir kahraman değilmiş. Küçülmüş, ufalmış. Cüce olmuş, hem de yenik bir cüce. Onu zorla bir ejderha ile savaşmaya göndermişler. Ejderhayı bulmayı çalışırken yolunu kesmiş çakallar. Almışlar cebinden bütün parasını, belindeki kılıcını da. Üzerindeki zırhı bırakmışlar ve tabancasını bırakmışlar. Yenik cüce geri dönemezmiş, yoluna devam etmiş. Kendisine anlatılana bire bir benzeyen şaşalı bir kale görmüş. İçeri girmiş. Her odaya bakınmış. En alt katlardaki mahzenlere bile bakmış. Son bir oda kalmış kalenin bir kulesinde bakmadığı. İçeri girmiş. Göl manzaralı bir oda imiş burası. Zırhını çıkarmış. Çünkü ejderhanın ateşten nefesi sönmüş. Çünkü ejderha göl manzarasına karşı kendisine bir sofra kurmuş, önünde rakı ve peynir. Cüce, biraz da merakla, masadaki diğer boş sandalyeye oturmuş. Masanın üzerinde resimler varmış. Resimlerin birinde mutlu bir aile varmış. Resimlerin bir diğerinde bir prenses varmış ejderhanın gözlerini yaşartan. Son resimde ise tanıdık biri varmış, bir kahraman.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

lilly?

Gece olunca kalp atışlarım hızlanıyor. Sigara paketine daha sık gidiyor elim.

Artık neye üzüldüğümü şaşırdım. Kesin,keskin ve net bir şey yok. Zaten bir süredir de üzüldüğüme üzülüyorum en çok. Eski neşemi kaybetmiş olmam, eski girişkenliğimi yitiriyor olmam çok da umurumda değil. Zaten yitip gitmeye sürekli devam eden bir hayatım var. Beni yutan, beni boğan bir bataklık misali. Dışarı çıkmak amaçlı bir birim başarılı çaba gösterdiğimde, iki birim daha içeri çekiliyorum. Ne var peki diye sorma? Dedim ya, üzüldüğüme üzülüyorum.

Farkındayım, bu ruh hali iyi değil. Gece olunca kalbimin, yerinden kendini sökmek istemesi iyi değil.

Cumartesi akşamı Taksim'e gidişim... Beşiktaş'tan otobüse binen bir abla, yanında da kızı vardı. O kız nasıl tarif edilebilir ki? Tekerlekli sandalyede oturan zihinsel engelli bir kız işte. Gümüşsuyu'nu geçince, düğmeye basmak istedi. Annesi yardım etti, kızın kolunda tuttu. Düğmeye götürdü, kız işaret parmağını abartılı biçimde kullanarak düğmeye bastı. Annesi, dünyanın en güzel öpücüğünü verdi kızına. İnleyerek, o an mutlu olduğunu otobüs yolcularına duyurdu. Önümde kucağında sağlıklı bebeğiyle oturan annenin, tanrısına ettiği dua kulaklarımda çınladı. Taksim'e geldik. Orta kapı açıldı. Annesi geri geri kapıya kadar çekti tekerlekli sandalyeyi. Hemen tuttum sandalyenin bir ucundan. Beraber indirdik sandalyeyi. Kızın gözlerini gördüm o an. Gözlerinin içini gördüm. Yansıttığı saf mutluluğu gördüm. Oturdum oradaki merdivenlere. Bir sigara yaktım hemen. Gözlerimden süzülen damla yaşlara atfettim o sigarayı.

O anda da kalbim, şu anki gibiydi. Akciğerlerimi parçalamak için uğraşıyordu.

Mekana girdim. İnsanları görünce daha da hızlandı. Kalbim sakinlemiyordu. Bir iki kişiye selam verip hemen bara geçtim. Bir bira söyledim kendime. Kızın şerefine içtim. Kızın mutluluğuna içtim. Kızın gözlerine içtim. Durmadım o gece. Kaybetmek istedim kendimi. Olduğum mekan, sahip olduğum sıfat, mekandaki insanlar zerre kadar sikimde değildi. Ne bulduysam içtim. Hissetmemek için, uyuşmak için içtim. Kızın mutlak saflığına erişebilme amacıyla içtim. Bir çift göze içtim! Alkol alıp pompa kovalayan insanlardan zihinsel olarak uzaklaşmak istiyordum. Götünü elletip kendine cin tonik ısmarlatıp kaybolan o kadın, bir kaç gün önce aniden aldığım kararın ne kadar mantıklı olduğun ispatladı bana. Yalnızlığa içtim! Mideme oturan dünyayı kusmak istedim. Beynimi kemiren kurtları alkolle zehirlemek istedim. Çok özendim o kızın gözlerine. O kızın gözleri olmak istedim. O kızın gülümsemesi olmak istedim. Aldığım nefes, duyduğum ses... Yalanlarıma içtim! Ama en çok, o kızın mutluluğuna içtim! Düşünmedim gecenin sonunu. Umurumda da değildi zaten. Böbreğimi alsalar, karaciğerimi deşseler ne. Ben apayrı bir dünya gördüm o gözlerde. Senin ve benim asla sahip olamayacağımız bir dünya.