Sayfalar

28 Haziran 2011 Salı

"inspired by real events"

Taksim İlkyardım ve Şişli Etfal'den sonra karşılaştırma yapmak bile mümkün değil Acıbadem Maslak Hastanesini bu ikisiyle. 5 yıldızlı otel ya da Amerika kökenli büyük bir firmanın binası gibi. Müthiş bir enerji, müthiş bir sıcaklık var. İnsanın hasta olasını, hasta olanın iyileşmeyesini getirten cinsten. Tezatlık da burada ya. Hastalık, "kötü" etiketli bir kavram. Deva için gittiğin yer ise...

Nöroloji poliklinik bekleme alanı da hastanenin girişi gibi rahat ve konforlu. İç mimarlara saygılarımı sunarken, sıram geliyor içeri giriyorum. Devlet hastanesinde olmadığı rahatlığından belli olan doktor, aynı poliklinik bekleme alanındaki rahatlıkla neyim olduğunu soruyor. B12 tarihimden bahsediyorum. Bu hafta sonu yaşadığım şiddetli baş ağrısı, nefes alamama, daralma hissiyatından bahsediyorum. Kullandığım ilaçların reçetesini uzatırken bir önceki hafta sonu benzerlerini ancak daha şiddetsiz olarak yaşadığımı ekliyorum. Cumartesi gecesi Taksim İlkyardımda verdikleri tansiyon ilacı ve sakinleştiriciyi, pazar sabah Şişli Etfal macerasını anlatıyorum. Tahlil sonuçlarımı uzatıyorum. Bakıyor ve tekrar ancak daha kapsamlı tahlillere ihtiyacı olduğu kararını bana açıklıyor. Bir kaç kâğıt doldurup bana uzatıyor ve hemen yaptırıp getirmemi tembihliyor.

Bir kaç işlemden sonra kan vermeye gidiyorum. Güzel bir hemşire var. Yemek yemediğimi, kan görünce fenalaştığımı söylüyorum. En son diş çektirdiğimde bayıldığımı anlatmaya başlıyorum kendimi rahatlatmak için ama yanlış hikayeyi seçtiğimi fark ediyorum iğneyi görünce. Terlemeye başlıyorum. Cumartesi gece Taksim İlkyardımdaki gibi bir hal alıyor. Rica ediyorum, kolumdan almayın diyorum. Bayılmak üzereyim. Terliyorum. Güzel hemşire tamam diyor. Ayakkabımı çıkartırken çok utanıyorum, darmaduman ayakkabımı yakından inceleme fırsatı tanıdığım için hemşireye. Ayak bileğime basınç uygularken, beni biraz rahatlatma amacıyla, ne kadar kalın bileğim olduğunu söylüyor. 5 kilo 250 gr doğduğumu, daha önce çekilen bel röntgeninin ilgili doktoru şoka uğrattığını anlatmaya çalışırken 2 tüp kanı alıyor. Yarım saat sonra sonuçları alabileceğimi söylüyor.

Kafeteryaya gidiyorum, sanki böbreğimi sökmüşler, o haldeyim. Terlemeye devam ediyorum. Zorla çay ve sigara içiyorum, yarım kalan poğaça çöpü boyluyor. Açık hava sakinleştirmiyor, zira zorluyor beni. Bir sigara daha yakıyorum. Uzun süren uykusuzluğun şişirdiği gözlerim şaşkın. Sanki onlarla düşünüyorum, kendimde ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Beynim biliyor ama yediremiyor. Hastane dışında herhangi bir yerde olsam, insanların bana bakışları içimi deler. İnsanların kısa süreli bakışları ve beyinlerinde oluşan "kim bilir nesi var? allah yardımcısı olsun" düşünceleri beni param parça ediyor. Sanki hepsinin beyninin içindeyim.

Yarım saat doluyor, sonuçları alıyor doktorun yanına çıkıyorum tekrar. Doktor sonuçları inceliyor. Bana başka problemim olup olmadığını soruyor. Yok diyorum. Oysa tüm vücudum aksini iddia ediyor. Müşteri memnuniyeti bu olsa gerek. Sonraki bir kaç cümlesinden, kan verirken yaşadıklarımdan haberi olduğunu anlıyorum. En son düzgün olarak ne zaman uyuduğumu soruyor. Düşünüyorum, hatırlayamıyorum. Bilmiyorum cevabı çıkıyor ağzımdan, koşulsuz teslimiyet durumu. Beni psikiyatriste yönlendiriyor, arkadaşın yoğun olduğunu ekleyip telefona sarılıyor. Seçtiğim tek kelime "acil" ağzından çıkanlar arasından. Ben odadan çıkarken bir daha telefonu eline alıyor. Kimi arıyor bilmiyorum.

Resepsiyona gidiyorum, bir kaç işlem. Yine bekleme salonundayım. Oturduğum deri koltuklar kıçımı yakıyor. Keşke şortumu değiştirseydim diyorum, dün gece de aynı şortla yataktaydım diyorum kendi kendime, hatta üç gece önce de.

Sıram geliyor tekrar içeri giriyorum. Yine rahat. Yine konfor. Ama biraz daha ev gibi burası. Evdeki televizyonun içine futbol topu sokmuş çocuk gibi suçlu oturuyorum doktorun karşısındaki ilk sandalyeye. Konuşarak iş yapan adamları hep sevmişimdir. Rahat adamlardır. Kendini tanıtıyor, beni rahatlatmaya çalışıyor mesleğinden bahsederek. Gerek olmadığını belirtiyorum, "deli doktoru" olmadıklarının farkında olduğumu söylüyorum. Gülümsüyor, babacan bir gülümseme. Biraz daha tedirgin oluyorum. Ellerimi uzatmamı istiyor, ben tırnaklarımın durumunu düşünürken, o titrediğini fark ediyor. Benimle dostça dertleşerek problemlerime yaklaşmak istediğini söylüyor. Ben de dostlarımla dertleşmiyorum diyerek cevaplıyorum. Yine babacan gülümseme. İkidir ters cevap verdiğimden utanıyorum biraz. Özür diliyorum. Nörolog ile yaptığı konuşmadan bahsediyor. Cumartesi gecesi neler hissettiğimi soruyor. Anlatıyorum:

"Arkadaşlarım bendeydi cuma gecesi. 4'er kırmızı çaktık, müzik dinledik, sohbet ettik. Sabaha karşı 6'da yatağa girdim. Yataktan çıktığımda ikisi de yoktu evde. Başım çatlamak üzereydi. Çay sigaradan oluşan kahvaltımı ettim. Bilgisayara bakamıyordum. Başım çatlıyordu. Yatağa giriyordum, tekrar uyumak için, uyuyamıyordum. Duşa girmeye çabalıyordum, beyaz fayanslar ürkütüyordu beni. Hava karardı, çok sıcaktı. Dondurma alıp eve geldim. Onu yedim, bilgisayara baktım. Yok doktor. Bir süre sonra nefes alamamaya başladım. İçim daralıyordu. Anlatamam. Gece 1’e doğru dayanamadım, tekrar dışarı çıktım. Sahile gider rahatlarım diye. Başım hala aynı. Evden çıktım. Sahile kadar gidemedim, zor taksiye attım kendimi. Taksim İlkyardım’a zor yetiştim. Acile gittim, müşahede odasına aldılar. Tansiyonumu ölçüler, nabzıma baktılar. “Ölüyorum, nefes alamıyorum” dedim. Tansiyon ilacı verdiler, sakinleştirici vurdular. Nöbetçi doktor geldi, anlattım. “Bu gece burada kalmalısın, varsa aileni arkadaşını ara gelsinler” dedi. İstemedim. Orada kalırsam daha kötü olurum diye düşündüm. “Kimsem yok doktor” dedim, “bırakın evime gideyim şimdi daha iyi hissediyorum, zaten evim Beşiktaş’ta kötü hissedersem yine gelirim” dedim. Ama soğuk soğuk terliyordum. O anda kanamalı bir hasta geldi. Saatlerdir nöbetteki uykusuz doktorun da işine geldi benimle ilgilenmemek. Taksiyle eve döndüm. Belki iki saat uyudum. O kadar.”

Bu arada not alıyor doktor. Bana sadece karalıyor gibi geliyor. Yine o babacan gülümseme. Sigara içebilir miyim diye soruyorum. Normalde izin vermem ama cam kenarında neden olmasın diyor. Ben cam kenarına geçiyorum, o da geliyor. Ne kadar içiyorsun günde diye soruyor. İki hafta öncesine kadar günde bir paket idi, iki haftadır iki paket bazı geceler üçü bulduğu bile oldu diyorum camdan silkelediğim külün nereye düştüğünü gözlemlerken. Tongaya getirildiğimi anlamam uzun sürmüyor, akabinde neden diye soruyor doktor. Mezun olamadığımdan, iş bulamadığımdan, paraya ihtiyacım olduğundan, babamdan bahsediyorum:

“Koyuyor be doktor. Tüm çevrem mezun oluyor. Baloya gidemedim, yaz okulu harcını düşündüm. Ben yaz okulunda derse giriyorum. İşin maddi boyutu sıkıntı. Babamın her sabah beş buçukta kalkmasını yediremiyorum kendime. O çalışırken ben aylak aylak takılıyorum. Adam işte huzursuz, evde huzursuz. Para istemeye çekiniyorum, aramaya çekiniyorum konuşmak için olsa bile. İstemediğim bir hayatım var. Beni üzen kötü bir hayat.”

Diye bitirip sigaramdan bir nefes daha çekip olabildiğince uzağa fırlatıyorum. Eski yerlerimize dönüyoruz doktorla beraber. Daha önce bu kadar kötü hissetin mi diyor kendini. Fiziksel olarak mı yoksa ruhsal olarak mı diye soruyorum. İkincisini seçiyor. Çok daha kötülerini yaşadım diyorum, hem de çok daha kötülerini. Özetlesene diyor, gülüyorum. Hayatımın büyük kısmını özetleyeceğimin farkına varıyorum. Çocukluğum geliyor aklıma, ilkokul yedinci sınıf, lisenin başlangıcı geliyor, lisenin son iki senesi, ÖSS’ye hazırlandığım dönem, üniversite hazırlığın ilk ayları, yurtta yaşadığım son sene, üniversitenin her dönemi ayrı ayrı geliyor. Beş dakikada özetlemeye çalışıyorum, bir yandan da gözüm saatte. Biliyorum bana ayırdığı süre belli, yakalamışken bırakmak istemiyorum. Anlatamadıklarımı anlatmak istiyorum. Aramızda dost ilişkisi yok, ben onun müşterisiyim. Bu bana huzur veriyor.

Özetim bitiyor, o notlarına bakıyor, ben ise soru sormasına şans tanımıyorum. İki bin on yılının son beş ayını anlatıyorum. Suskunluğumu, yalnızlığımı, kahredici geceleri anlatıyorum doktora. Günlük on lira limitle yaşayamamayı anlatıyorum. Hayat akarken, benim elimin arasından halat gibi nasıl kayıp gittiğini anlatıyorum. Gözlerim ellerime takılıyor, kalan yaraların izlerini görmeye arıyorum gözlerimle. Gözlerim doluyor, derin bir nefes alıp, birkaç uzun saniye boyunca bekliyorum. Sonra devam ediyorum. Birkaç dostumdan bahsediyorum. Onları nasıl kaybetmek üzere olduğumu anlatıyorum. Onları ve diğer insanları görmek istemediğimi, kimseyi aramadığımı, aranmadığım her gün kahrolduğumu ekliyorum. Her hafta sonu yanıma gelen insanın ağzına nasıl sıçtığımı anlatıyorum. Ümitsizliğimi, neşesizliğimi anlatıyorum. Bursa’ya gittiğimde nasıl öldüğümü anlatıyorum. İstanbul’a dönünce tekrar öldüğümü de… Kendi Bursamı, kendi İstanbulumu anlatıyorum. Babamı, altmış yaşında hala hayal kurmayı başarabilen o adamı anlatıyorum. Gökyüzünden bahsediyorum. Özgürlüksüzlüğümü açıklamaya çalışıyorum umutsuzluğumla beraber. Gümüşsuyu’nu, eski ve karanlık koridorlarını, her daim esen orta bahçesini, oradaki insanları anlatıyorum. “Sarı-Kırmızı”yı anlatıyorum. Galatasaray’ı, Galatasaray için harcadığım her saniyenin önemini ekliyorum. Kız arkadaşlarımı anlatıyorum. Sevgilim olamayanları, yanlarında uyuyamadıklarımı anlatıyorum. Hayatıma girmeye çalışmayan insanları anlatıyorum, hiçbir zaman hayatına girilecek bir insan olmadığımı da ekleyerek. Yitip giden insanları anlatıyorum. Yeni insanlarla tanışma arzum olduğunu söylerken doktorun bakışındaki anlık değişimi fark ediyorum. Eklemekte gecikmiyorum:

“O özgüvensizlik, o eziklik nasıl kavurucu bir duygudur! Unutamam asla. Bir ev partisine davetliyim. Gitsem, bütün hafta yine evde her akşam makarnayla geçecek. Faturalar ve çıkan ufak sürprizler de cabası! Ama o ev partisine gideceğim, koydum kafaya. Evde makarna yedim, dışarıda patlamasın diye. Ardından hazırlanmaya başladım. Gardırobumu açtım. Yıllardır aynı şeyler. Gideceğim ortamdaki insanlar hangisini en az gördüler diye düşünürken abimin iş hayatının ilk yıllarından kalma mavi bir gömlek seçtim, çok sık giymiyorum diyerek. Uygun bir pantolon uydurmam zor olmadı, zaten dört tane var. Parfümüm bitmiş, ev arkadaşımınkini kullandım. Aynaya baktım. Yine aynı ben. “Olsun lan” dedim kendi kendime. İki çift ayakkabımdan birini geçirdim ayaklarıma, şu anda da ayağımda olanlar doktor, arkadaşımın hediyesi, bunun dışında da sadece bir çift daha var. Cebimde para yok biliyorum, bankamatiğe uğramam lazım. Yolda hesap yapıyorum “ne kadar vardı, acaba babam yatırabilmiş midir, ne kadar içsem, bu hafta ekstra bir şey çıkar mı?” diye. Kartı takıyorum, bir bakıyorum hesap bomboş! Hayattan nefret etmek nasıl bir duygudur doktor! Nefes alamamak, kahrolmak, yıkılmak, ezilmek, büzülmek! Anladığım anlardan biri işte. Bankamatik fobim var diyorum, gülüyor insanlar. Hadi anlatsana. O korkuyu her gün yaşadığını anlatsana insanlara. Bankamatiğe giderken basan afakanları anlatsana. Mesaj attım parti sahibine, gelemiyorum iki arkadaşım kavga etmişler bunlar sevgili, onların yanına gidiyorum diye. Eve dönmek doktor… Kim bilir kaç kere başıma geldi, kim bilir kaç kere böyle yalanlar uydurdum! Şu an üç adet pantolonum var, üçü de birbirinden giyilmez durumda. Üç çift ayakkabım var, biri bunlar işte her tarafı açık, diğeri bundan beter, ötekinden nefret ediyorum! Üstüme geçirecek bir şey, en son ne zaman kendime böyle bir güzellik yaptım, İstanbul’da hiç yapmadım.”

Saate gözlerim kayıyor, farkına varıyorum zamanın sonuna geldiğimizin. Vücudum yanıyor, gözlerim kavruluyor, tansiyonum yükseliyor gibi hissediyorum, o oda da basıyor, kaçmak istiyorum. Doktor da kaçmak istediğim diğer arkadaşlarımdan biriymiş gibi hissediyorum. Doktor notlarının arasında kayboluyor. Sonra tekrar çıkarıyor başını. Açık sözlülüğüm için bana teşekkür ediyor, birkaç teknik terim söylemeye başlıyor. Dinleyemiyorum. Kötü şeyler duyacak durumda değilim. Ellerim yine titremeye başlıyor. Sakinleştirmeye çalışıyor beni doktor. Bilgili bir genç olduğumdan, teşhis için onunla konuşmamın başlangıç için büyük başarı olduğundan, çoğu insan… diyor. Hayatıma insan alamadığım aklıma geliyor. Yine doktora veriyorum kendimi. Depresyon diyor. Yapmayın diyorum. Temel bilgi vermeye çalışıyor. Annem diyorum. Yirmi iki sene diyorum. Nefesim tükeniyor. Tekrar devreye giriyor, panik atağa çevirebilir diyor, depresyon yanında panik atak olabilir belirtileri var diyor daha otoriter bir tonla. Yüzüne bakıyorum babacan gülümsemesini görebilmek için, sesindeki otoriter ifade o an yüzünden yansıyor. Peki diyorum. Ancak tek ricamı ekliyorum, antidepresan istemediğimi. Kabul ediyor, zaten ilk seanstan ilaç vermeyi uygun görmediğini ekleyerek. O an tüm dikkatimi ona vermemi istiyor. Başımı tekrar yerden kaldırıyorum zorlayarak, sanki binlerce ton. Aklıma sürekli cümleler geliyor, ağzımdan çıkarmıyorum, başımda birikiyor baraj önündeki sular gibi. Dikkatimin onda olduğunu anlayınca konuşmaya başlıyor doktor. Sigarayı azaltmamı, alkolü kesmemi, depresif şarkılardan filmlerden uzak durmamı söylüyor. Evden çıkmam gerektiğini, kendimi mutlaka yorup geceleri uyumaya çalışmam gerektiğini, aklıma gelen düşüncelerden uzaklaşmanın en iyi yolunun yorgunluk olduğunu söylüyor. Yakınımdaki insanlarla zaman geçirmemi öğütlüyor, illa dertleşmek değil, para harcamak ya da bir şeyler yapmak değil amaç. Her ne kadar için istemese de yalnız bırakma kendini diye ekliyor doktor. Sıkıntılarını düşünmemeye çalış, başka şeylere ver kafanı diyor. Diyor da diyor aylardır yapmaya çalıştığım şeyleri. Peki diyorum, başka bir şey var mı diye de soruyorum. Bir ay sonra beni görmek istediğini, istersem daha da erken gelebileceğimi söylüyor. Teşekkür edip, elini sıkıyorum. Yine o babacan gülümseme, bunu atlatabilirsin diyor. Hasiktir lan ordan diye cevaplıyorum içimden.

Yine o ferah giriş. Turuncular. Beynimin içinde renkler savaşıyor. Dışarı atıyorum, araçlardan ürküyorum. Sarıyer’e gidip biraz hava mı alsam diye düşünürken, başım çok şiddetli dönüyor, korkuyorum kendimden. Uyumam gerektiğini düşünüyorum gece hiç uyumadığımı hatırlayarak. Bir süre sonra, Beşiktaş minibüsündeyim. Hayatımın en önemli zamanlarının geçtiği Sarıyer –Taksim hattında ilerliyorum. Ayazağa Yerleşkesine takılıyor gözüm. Türk Telekom Arena’nın çatısını görmeye çalışıyorum. Zincirlikuyu’nda Mecidiyeköy sapağına gözüm takılıyor. Atv binası önündeki pankarta anlam veremiyorum. Barbaros’un öğlen trafiğine okkalı bir küfür savuruyorum. Işıklarda inip eve gidiyorum. Peki uyuyabiliyor muyum? Evet, sadece 2 saat.

15 Haziran 2011 Çarşamba

"and as you move on, remember me, remember us and all we used to be"

"özledim...seni, sohbetlerimizi, gülmelerimizi..."

Benim de ne kadar özlediğimi tahmin edemezsin. Gecenin bu vakti yattığım yataktan beni fırlatan bu özlem işte. Her saniyem eziyet, her saniyem sıkıntı, her saniyem üzüntü doluyken bu özlem bastı beni karabasan gibi. Evet, karabasan! Ulaşamayacağım, ulaşmak istemediğim şeyleri arzulamak tam bir karabasan.

"çünkü gerçekten o samimiyetini özledim... seni özledim..."

İstersen özlemek olayını bana sor, sana anlatayım. Bana hissettirdiğin "özlem" o kadar acı vericiydi ki, kolum 50 tonluk pres altına sıkıştığında hissedeceğim şeye o adı verebilirim, belki. Ne ebeveynlerimi, ne de en son fi tarihinde gördüğüm insanları özleyebiliyorum. Sana samimi bir itiraf; şu an yaşamayı, rahat nefes almayı o kadar özlüyorum ki.



"olurda görüşmek istersen,olurda canın sıkkın olursa, hayatının çok dışında birine bişiler anlatmak istersen çok uzak değilim sana..."

Senden duyduğum en güzel şeyi söylediğinin farkında değilsin muhtemelen. Uçmayı başarabilirdim o an. Anlatmak ve karşılığında sessizce dinlemek. Hem seni çok iyi tanıyan ama aynı zamanda tanımayan birine.

"beynimin içinde büyüyen kitleler yavaş yavaş koparıyo sanki beni hayattan..."

Bunu söylediğin an ben de koptum sanki hayattan. Anlam veremedim neden böyle oldu. Ama koptu. Boğazım hayatımda ikinci kez düğümlendi, nefes alamadım. Aynı sana olduğu gibi bana da oldu: "her tarafını korkuyla kaplı bi hüzün kaplıyo..."