Sayfalar

14 Ağustos 2011 Pazar

oldu mu şimdi bu?

Bursa! Üzerine çok yazmayı düşündüm, çok yazmayı istedim. Çok şey yaşadım bu şehirde gülümsemeler dolu, hüzünler dolu. Beceremedim hiç bir zaman. Geneli geçtim, herhangi bir cümlemde Bursa'nın herhangi bir yerinin adını bile geçirdiğimi zannetmiyorum.

Evimdeyim şu an. Çocukken emeklediğim salonda, ananemin uzanırken son nefesini verdiği üçlü koltuğun üzerinde oturuyorum. Üzerinde arabalar ile oynadığım koltuk aynı zamanda. Saat an itibariyle beş buçuk. Uyandırma servisi babamı uyandırmak için, yıllardır olduğu gibi iş başında. Beş sene önce ayrılırken buradan, sanki bıraktığım gibi her şey şu üç oda bir salonun içinde. Annemin söylediğine göre iki aylıkken gelmişim bu eve. Apartmanın önündeki çam ağaçları ile birlikte büyüdüm ben. Ancak komşu Hüseyin Abi'nin diktiği iğde ağacını kesmiş o deli emekli öğretmen. Çok üzüldüm.

Televizyon kanalları arasında volta atarken, eski bir şarkının yeni versiyonuna rastladım. Bu evde en çok çalınan şarkı olabilir benim tarafımdan. Bu eve getirdiğim ilk ve tek, aynı zamanda ilk aşık olduğum kızla balkonda kahve içerken de dinlemiştik sanki. Hem de Türk kahvesi. Oysa kahveden nefret ederdim, şimdi ise sadece sevmiyorum.

Son bir kaç gündür hayal kurmak - plan - hayat kenarlarına sahip üçgenin alanı içerisinde geziniyor düşüncelerim. "Hayal kurmak nedir?"i tanımlamaya çalışıyorum. Sınırları biraz daraltınca sadece "istemek" gibi oluyor. Biraz genişletince "özenmek" gibi tanımlıyorum, belki yanlış. Sınırları kaldırıyorum, popüler bir laf olan "gerçekçi ol, imkansızı iste"ye ulaşıyorum. Bu yüzden kararsızım. Kate Upton'la romantik bir akşam yemeği yemek, ardından çılgınlar gibi sevişmek... Bu hayal kurmak mı, yoksa istemek mi? Yatağa gittiğimde, üç boyutlu olarak bunu kurgulasam... Bu planlamak mı, yoksa abazalık mı?

Kesinlikle ilk belirsizlikle tek hayalim olan şeyi hatırlattı bana sözü geçen şarkı. Hep bir F1 yarışçısı olmak istemiştim. Babamın Marlboro içtiği zamanlardı. Ferrari'nin arka kanadındaki reklamın sahibiydi Marlboro. E araba da kırmızı, yer yer beyazlıklar var. Çocukluk işte, Ferrari'yi Türk ekibi zannedip tutulmuştum F1'e. Düşünün işte ne kadar eski olduğunu. Eddie Irvine'nın Jaguar'daki ilk dönemiydi. Heinz-Harald Frentzen, Jacques Villeneuve vardı. Schumacher vardı, adının nasıl yazıldığını ezberlemek için saatlerimi harcadığım efsane. O kırmızı şeytanın pedalına basıp çığlıklar attıran ben olmak istedim. Gözlerimi kapadığımda Interlagos'ta son turda, önümde McLaren'in içinde tüm geçiş imkanlarımı kapatan Hakkinen'i görürdüm. Curva do Sol'un çıkışındaki düzlükte Ferrari'min hızına güvenip gaza asılırdım geçemezdim onu. Laranja, Pinheirinho, Cotovelo, Mergulho arasında dördüncü beşinci viteslere çıkıp aniden birinci vitese düşerek dönerdim virajları onun arkasında. Junçao çıkışında bir atak daha denerdim. Subida ve Arquilbancadas'ı yan yana geçerdik. Son düzlükte iyice zorlayarak Ferrari'mi damalı bayrağı gören ilk isim ben olurdum bir kaç salise farkla.

Büyüdükçe değiştim işte. Sen de değiştin. O da değişti. Hayat değişti, gerçekler diye tabir edilen olgular girdi hayatımıza. Ya hayal kurmayı kestim ya da kurgularımı hayal olarak adlandırmamaya başladım. Hala emin değilim. F1 pilotu olamayacağımı anladım. İlgim azaldı zamanla. Artık takip etmiyorum. Kuralları baya değiştirmişler, sınırlamalar getirmişler. Heyecan katmak adına yapmışlar bunu. Bilmiyorum, artık eskisi gibi cezbetmiyor beni. Hiç cezbetmiyor. Bana satacak bir hayali kalmadı bu organizasyonun.

Bu ev çok değişmedi. O yüzden huzur buluyorum burada. Sehpanın üzerindeki tavla, içindeki pullar, zarlar... Abimin üniversite yıllarından kalma bir fotoğraf var. Salonda, yerde babam ile tavla oynuyorlar. Bugün abimin yerinde ben vardım. Aynı tavla, pullar, zarlar. Halı da aynı. Camın önündeki duran menekşeler. Televizyon yanındaki radyo. Ama annem çöpün yerini değiştirmiş. Oldu mu anne şimdi bu? Yanlışlıkla bütün küllüğü yere boşalttım!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder