Sayfalar

28 Ağustos 2011 Pazar

yalandan da olsa II

Mutsuzlukların tanımını yapmak zordur. Sebebi de mantıksızlıklarıdır.

Kasım ayının normal bir günü dışarı çıkılır. Üzerinde soğuktan korumak amaçlı bir mont bulunur. Kapalı olan hava sen evinden uzaklaştıktan sonra açılır. Ve bütün gün elde fazlalık bir mont ile dolaşılır. Otobüste, dolmuşta ya da yürürken gereksizce ve de müthiş bir fazlalık olarak elinde o mont vardır. Bir ara yağmur yağmaya başlar, kullanılır o mont. Otobüse binilir eve dönmek üzere, tekrar çıkar. Otobüsten inildiğinde hava yine açıktır. Ve yine bir fazlalıktır.

Şarkı söyleyen insanlar çok çeşitlidir ama içlerinde bir çeşitleri vardır ki onları anlamak gerçekten zordur. Bu çeşit şarkıcıların sesleri güzel değildir ama söylemeyi bilirler. Seslerinin buğusu gayet açık olan bir duruma gizem katar. Diğer gruplarda kalan büyük çoğunluk gibi bilgisayar efektlerine ve onlarca çalgının eşliğine ihtiyaç duymazlar. Tek bir çalgı yeter.

Tarih yanarken şehrin ortasında, onu da denizin ortasından izlemek de mutsuzluktur. Diğerleri sahil kenarlarından deniz taşıtları üzerinden tarihin yok olduğu tarihi anı kayıtlara almaktadır içleri acıyarak. Bazıları da yangın ile poz bile vermektedir. Bunun üzerine düşünülür, kendi tarihinin de çatı katında yangın çıksa… Beyninden tüten birinci derece yangın dumanı sözlerine karışsa… Tesadüf bu ya, sen denizin ortasındayken tam yangın sönmeye yüz tutmaktadır. Alevlerin arasından tahrip olmuş bir çatı, çökmüş çatı iskelesi ve sırılsıklam bir tarih çıkmaktadır ortaya. Bir mutsuzluk kaplar seni diğerlerinden farklı olarak. Yansa da tarih silinememektedir.

Cüce ejderha ile manzaraya karşı otururken, cüce gördüğü fotoğrafların hüznünü atlatamamışken bir kapı gıcırtısı duymuş arkasından. Elinde 2 adet temiz kadeh ile bir bayan girmiş odaya, prensesmiş o bayan. Ejderha da dönüp arkasına bakmış, bakar bakmaz da ayaklanarak odadan çıkmış. Prenses yavaş yavaş yürüyerek masaya gelmiş, üzerinde cücenin bakışlarını hissederek. Hiç değişmemiş prenses; yürüyüşü, gülüşü, saçları, gözleri… Ama gözlerinin rengi aynıymış bir tek, boş boş bakar olmuşlar. Narince oturmuş prenses, ejderhadan boşalan sandalyeye. Kadehlere rakı koyup buz ekleyerek cüceye ve kendisine ikram etmiş. Cüce söze girmiş:

- Hayatında en çok üzüldüğün an neydi?
- Annemin kanser olduğunu öğrenmem…
- Peki o iyileşmedi mi?
- Evet.
- O zaman neden kaçtın şatodan? Neden terk ettin aileni? Neden terk ettin beni?

Sinirlenmiş prenses ama bunu cüceye belli etmemiş:

- Sen ne anlarsın ki? Sen sadece bir köylüsün. Kaçtım işte! Sana ne! Kurtulmak için kaçtım!
- Kurtulabildin mi?
- …
- Ben bilirim, hatta senden daha iyi bilirim! Herkesin iletişim kanseri olduğu bir ailede, bir köylü olarak umutsuz olarak her gün uyanan bendim! Yatağa yattığından benimle aynı hayalleri kuran babam 60 yaşındaydı! Her şeyin içinde mutluğu arayan bendim! Sana aşık olan, senin için devleri yere seren de o umutsuz köylüydü! Ben terk etmedim ne onları ne de seni! Ben terk etmedim kendi haya…
- Ahh yeter. Sıkıldım bunlardan. Hep aynı klişe sözler! Aynı köylü acındırmaları!

Bunu duyan cüce kapamış çenesini. Susmuş. Çekmiş belindeki silahı dayamış prensesin alnının ortasına. Horozunu kaldırmış tabancasının. Prensesin gözlerinin içine sinirle bakıyormuş cüce. Prenses de korkuyla “Hayatım yapma, bir daha konuşabiliriz” diye ağlıyormuş. Cüce haykırmış ağzından tükürükler saçarak:

- Lanet orospu!

Ani bir hareketle tabancasının namlusunu dişlerini arasına almış. Gözlerini tavana dikmiş. Kararı verdikten sonra bir saniye bile tereddüt etmeden çekmiş tetiği. Ölmeden önce tek düşüce varmış aklında, o da cenazesi ne kadar kalabalık olursa olsun bir köylü olarak köy mezarlığına gömüleceği gerçeği…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder