Sayfalar

28 Ağustos 2011 Pazar

yalandan da olsa III

İnsanı, diğer solunum yapan canlılardan ayıran en önemli nokta arayışta olmalarıdır. Hislerini harekete geçirecek manzaraların arayışıdır. Bir sayfa üzerine sıralanmış birkaç cümle, bir otistik çocuğun gözündeki saflık, bir kadının vücudu… Lakin insanların ararken ömürlerini tükettiği, en önemli manzara huzurdur.

Huzur, insanlar tarafından genel huzur ve iç huzur olarak adlandırılmaktadır. Bu sınıflandırma yanlıştır. İnsanların eski zamanlarda bildiği, artık unutmaya başladıkları gerçek, bu sınıflandırmanın yanlış olduğunu kanıtlamaktadır: Huzur tektir. Ve diğer manzaralar gibi doğada bulunmaz, insanların içindedir.


Yaşamın telaşından kaçma telaşı gözlerini bürümektedir insanların. Bu telaş içinde insanın taşıdığı insan sıfatı yitip gitmekte, her anı planlanmış birer makinaya dönüşmektedirler. Arzuları, istekleri ve hissetmeye çalıştıkları, hayatlarını paylaştıkları diğer insanlar tarafından şekillendiriler. Büyük şehirlerde yüksek binalarda harcanan yaşama özenen bu insanlar, sıkıştıkları trafikteki egzoz dumanının isini hayatlarının her saniyesinde görmektedirler. Bu insanlardan şanslı olanları, müsait olarak nitelendirdikleri ilk zamanlarında kaçma eylemini sadece telaş olmaktan çıkarıp uygulamaya dökerler. Kaçtıkları küçük şehirlerin gürültüsünü duymaz kulaklar. Büyük şehrin ışık kirliliğinden zehirlenmiş gözler, gökyüzündeki sakinliğe tanık olurlar. Beyin yavaşlar, düşünceler akmaz, tilkiler uykuya dalar. Organlar bile doğal ritmini bulur. İşte budur huzur. Sessizliktir, sakinliktir, düşüncesizliktir.

Huzur ile ilgili bir şey daha vardır: Diğer manzaralar tarafından tetiklenir.

Doğası gereği, bazen başka insanların fiziki varlığına ihtiyaç duymaz bir insan. Hatta onların uzakta olması iyi bile gelebilir. Biraz balkon, biraz esinti, biraz sigara, biraz kelime ve az biraz cümleden oluşan bir manzara huzuru tetikler. Ağaçların arasında turuncu renkli ışıklarını, ağaçların yapraklarına hiddet ile çarpan bir sokak lambası huzuru tetikler. Sabit ve yanlarındaki dinamik ışıkları ile bir sürü metre uzaktan uçmakta olan bir uçakta…

Silah sesini duyan ejderha, kireçlenmiş eklemlerini zorla harekete geçirmiş. Olabildiğince hızı ile kulenin merdivenlerini tırmanmış. Kapıyı açmış. Cüce yerde, kırmızı bir gölün ortasında, kafasında tüten dumanlar ile birlikte yatıyormuş. Bu manzara şaşırtmamış ejderhayı, aksine beklediği manzara buymuş. Adımlarını yavaşlatmış, az önce kendisinin, biraz önce cücenin oturduğu sandalyeye oturmuş. Prensesi incelemiş. Donuk gözlerini görmüş, şaşkınlıktan kas katı kesilmiş yüzünü ve sabitlenmiş yüz ifadesini görmüş. Çok daha önce de böyle görmüş prensesi. İlk kez kaçıp şatoya geldiğinde de böyleymiş prenses. Sormuş prensese:

- Ne hissediyorsun?
- Huzur.

Daha önce aldığı cevabın aynısıymış. Odayı bir ceset ile paylaşmalarına rağmen sorgulamamış bu hissi. Prenses, biraz daha dayanmış. Sonra eğmiş başını. Gözlerindeki yaşları özgür kılmış.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder