Sayfalar

3 Eylül 2011 Cumartesi

eylül, benim hüzünlü orospum.

1988'in 6 Eylül'ü doğumluyum. Bundan dolayı başak burcu olarak tanımlanıyorum. Kendi burcum ve özellikleri ile ilk tanışmam altı sene öncesine uzanır. Bursa Sönmez İş Sarayında eski kitaplar satan bir dükkandı. Yanımda aşık olduğum liseli vardı, o bilmiyordu ona aşık olduğumu. Belki hissetmişti, kendisi böyle bir çıkarımda bulunmuş olabilirdi. Neyse. Bir kitapçı dükkanının önündeki sepet üzerinde, cep kitabı şeklinde burçları anlatan bir kitap vardı. Orada okumuştum başak burcunun özelliklerini. Gülüp geçmiştim. Yıllar sonra bugün, kendi burcum hariç yine burçlara inanmıyorum. Tamam, bir başak olarak düzenli, titiz ve temizlik hastası değilim. Ancak aileme düşkünüm, paraya çok önem veriyorum, lafımı esirgemem, yatakta kadından beklentilerimde ilk sırada apayrı bir şey var.

Değer verdiğim şeyler sınırlıdır. İnsanlığın kendilerini biraz daha önemli hissetme çabaları komik gelir bana her zaman. Günlere, aylara önem vermem. Pazartesi sendromu yaşamam. Temmuz ayının, ocak ayından farkı yoktur benim için. Ama Eylül başkadır. Eylül ayının şizofrenik olduğunu düşündüren bir yerde geçirdim hayatımda tecrübe ettiğim eylüllerin çoğunu. Eylül sonbaharın ilk ayıdır. En soğuk kış geceleri kadar soğuk eylül gecelerinin sabahında karşıladık yaz kadar sıcak gündüzleri Kaplıkaya ile beraber. Bir ekim akşamüstüsü sunar bazen, hem de dalga geçer gibi. Eylül doğayı bile kandırır, balkonundaki çiçekler açmış, onlar bile şaşırmış akşam ayazı yedikten sonra.

Hep hüzünlü bir taraf buldum eylülde. Bana hep hüzünlü geldi. Hüzünlü şeyler yaşadım eylülde. Babam benim yüzümden ilk kez eylül ayında ağladı. Üniversite hayatım boyunca, yaz okulundan arta kalan zamanlarda Bursa'nın sakinliğine alışıp İstanbul'a dönmek bir hüzün barındırdı. Ailem ile kutladığım her doğum günümde huzurun yanında hep hüzün hissettim. Eylüllerde unuttum kendimi. Eylüllerde kapattım kendimi. Geçen sene eylül ayıydı, kötü zamanların başlangıcı. Başım dönüyordu, unutuyordum 2010'un eylülünde. Ölümüne mutsuzdum. Bir eylül ayı tanışmıştım onunla.

Yılbaşı kutlamaları saçma geldi hep bana. "Kutlama" eyleminden ziyade, insanların geri sayım tamamlandıktan sonra hayatlarının bir anda değişeceği gibi bir enerji yaymaları tiksindirir beni. Aslına bakarsan, her gün her saniye yeni bir yıla giriyoruz. Eğlenmek için güzel bahane, tamam. Eski bayramları özleyen tiplerden değilim. Çünkü yıllardır bayramlar, iki şey hariç, değişmedi benim için. Bayramları severim, geniş bir ailenin ferdi olduğumdan mütevellit. Bayramlarda tatile kaçanları da sevmem. Ben eski yılbaşılarını özlerim. Tüm aile bireylerinin bizim evde toplandığı, yılbaşı ile beraber annemin doğum gününü kutladığımız o saatlerin hatıraları flu ve parlak resimler halinde hafızamda. Dedim ya günlere, aylara önem vermem, ona bir örnektir bu.

Kendi doğum günlerimi de pek önemsemedim. Dünyanın güzel bir yer olmadığına, hoş bir hayata sahip olmadığıma inandığım için pek önemsemedim. İnsan hayatlarının değersiz, hayatlara değer katma çabalarının komik olduğunun ayırdına vardığımda küçük yaştaydım. Kimseyle paylaşmak istemedim bu günü. Sadece benim olsun istedim hep. Böyle de oldu. Sessiz, kendi içimi dinleyerek geçirdim, ebeveynlerimin düzenlediği bir saat süren törenleri saymazsak. Lakin bu eylülde değişik bir şeyler olacağına inanasım var. Enerjiye dönüşüp, evrenin en arka sokaklarında volta atabilsem keşke. Yıllar öncesinden bir telgraf gelse. Gerçekleyemediğim planlarım, bir kaç saniye içinde gerçeğe dönse. Ya da tekrar doğsam. Akciğerimde sıkışmış, vücuduma giren ilk havayı çıkarıp cam şişede hatıra olarak saklayabilsem. Zamanı sadece bir kaç ay geriye alabilsem. Uyandığımda yastığımın altında, bir kaç milyon dolar olsa.

Ağaçlar yapraklarını çaktırmadan döker eylülde, rüzgar yavaşça sürükler onları.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder