Sayfalar

8 Eylül 2011 Perşembe

eylül, benim hüzünlü orospum.

Bir önceki kaydımı, kendimi göt edebilmek biraz da kendimi kandırabilmek adına yazmıştım. Hemen yanlış anlaşılmasın; hala günlerin, ayların veya mevsimlerin pek önemi yok benim için. Olay, doğum günüm ile alakadar. Doğum günlerimi önemsemediğim büyük bir yalan. Aksine, kendimin ve özellikle dünyanın ayırdına vardığım yaştan itibaren o günleri çok önemsedim. İnsanların araması, pasta kesilmesi, sevdiklerle bir tören yapılması değil. Önemsedim, neden bu hayatta olduğumu sorguladım. Benden önce düşen dört ağabeyimin değil de, neden kendimin hayatta olduğumu sorguladım. Doğumumun neden bu kadar büyük bir tahribat yarattığını ve cezasını nefes alarak neden benim çektiğimi anlamaya çalıştım.

Sadece kendi doğum günümde değil, teşrif ettiğim doğum günlerinde hep cenaze havası hissettim. Benzer bir durum da, cenazeler için geçerli: en güzel doğum günleri kadar neşeli! Doğum denilen olay, tabi benim gözümde, doğanın bir parçasının ölümüdür. Boğaz'ın maviliğinden, Uludağ'ın yeşilliğinden, yağmur yağdığında mis gibi kopan topraktan parçaların insan denilen anlamsız ve amaçsız bir varlığa dönüşümüdür. Ölüm ise, doğanın tekrar kendisiyle buluşması saflığına tekrar kavuşmasıdır.

Eski bir dosta ve hafızama danıştım geçmiş doğum günlerim için. Sinir krizi geçirdiğim geceler olmuş. Bu sene de önemsedim kendisini. Ancak geçen senelere göre biraz daha seyreltik ve değişik. İçimde ümit vardı. Her sene yıl başı çekilişinden bir ay önce aldığım milli piyango biletinin, kesin tutacağına dair bir his gibi. İlk altı saatini uyanık geçirdim 6 eylül gününün. Sonra uyudum. Tam olarak on bir saat. Uyandım. Kahvaltı ettim. Balkonda kitap okudum. Babam geldi, yemek yedik. Pasta geldi, mumları üfledim. Çocukluğuma ve aile fertlerinin hepsinin yaşlandığına dair kısa süren konuşmalar ile geçti bir süre. Sonrasında annem, klasikleşen tavla oyunlarında babamı yendi. Ben de cep telefonu ve sosyal ağlar ile doğum günümü tebrik eden insanlara teşekkürlerimi sundum.

Geçen senelerden değişik önemsediğimi belirttim. Çünkü bu sene ki doğum günümde gerçekleşmesini istediğim hayallerim vardı. Çok çok uzun bir süre sonra, beni kısa süreliğine etkisi altına alsalar da, hayal kurdum. Ve bu yüzden değişik olarak önem arz etti benim için. Tabi ki, hiç bir hayalim gerçekleşmedi yine. Saf enerjiye dönüşemedim. PTT kurumunun, yıllar önce bana teslim etmesi gereken bir telgraf, yine gelmedi. 6 eylül günü içinde geçen saniyeler soyunca, gerçekleyemediğim planların biri bile gerçek olmadı. Tekrar doğmadım. Bunu geçtim, zamanı bir kaç aylığına bile geri alamadım. Ciğerlerime giren ilk hava, hala yerinde. Uyandığımda ise yastığımın altında bir kaç milyon dolar falan yoktu. Hatta yastık bile kayıp düşmüş yataktan, o bile yoktu.

Şu an anlatmak istediğimi tanımlayamıyorum, örnekleyebilirim belki. Lamborghini Murcielago LP-640, tamamen bir tasarım harikasıdır. Ben bahsi geçen aracın sahibi olmayı asla hayal etmiyorum ya da sahip olan insanlara imrenmiyorum. Çünkü bu hayal etme ya da imrenme durumu, bende hoş hisler oluşturmuyor. Kıskanıyorum, sinirleniyorum, lanet ediyorum. Tanrı olmayı istemek gibi bir durum bu. Kendimi biliyorum, geçmişimi biliyorum, hayatımın girdi ve çıktılarından haberdarım. Ve beynim, çok büyük bir mucize olmadıkça ruhsatı üzerinde adımının yazdığı Murcielago olmayacağını söylüyor bana dünya üzerinde. Hayal kurmak, hayal sahibi olmak demek bu mucizeyi beklerken içinin yanması demek. Bu yüzden kısa ve orta vadeli rotalar belirlemeyi uygun görüyorum kendime. Üniversite yıllarımın uzatmalarında bir arabam olmayacak. Sonrası için çizdiğim rotalardan birinde, biraz baba ve abi yardımı ile babam ve benim ortak kullanacağı, benim de kullanırken rahatsız olmayacağım bir araç sahibi olmak var. Bundan beş ya da altı sene sonra da bir BMW, belki.

Maddi veriler kullanarak verdiğim bu örnek, tüm hayatım için geçerli. Hem de tümü. Çocukluğumu bana anlattıklarında da bu durumu gözlemleyebiliyorum. Gerçekçi bir insan olmuşum hep. Yapabileceklerimi yapmışım, yapamayacaklarım için ağlamamışım bile. Babam, "Sıç be altına pezevengin evladı" dediğinde sıçmışım arabanın içine Tophane'den Heykel'e inerken. Hayranı olduğum Trevanian, hayranları için gerçekçiliğin saldırısına uğramış bir idealisttir diye bir cümle kurmuş. Realitenin bu saldırısı beni yobaz bir idealist yaptı. Ancak bu saldırılar sırasında gerçekler ile o kadar sıkı fıkı oldum ki, aynı zamanda çok ateşli bir realist oldum. Ben de anlamadım, ama böyle oldu.

Doğum günü tebrik olayı vardı bir de anlatmak istediğim. Teknolojinin gelişmesi, iletişimin kolaylaşıp anlamını yitirmesi bıdı bıdısı. Evet, böyle. Detaya girmek istemiyorum. Beş farklı yolla doğum günü tebrik dileklerini aldım. Facebook duvarıma işenmesi, facebook mesaj kutumun taciz edilmesi, cep telefonu mesajı, cep telefonu araması, twitter. Cep telefonu mesajlarına cevap verdim. Beni arayanları ben aradım, zira beni aradıklarında uyuyordum, bir nevi "kutlayın hadi ibneler" dedim onlara. Twitter'da kutlayanları mention yöntemi ile cevapladım. Facebook üzerinden mesaj atanlara, ben de mesaj attım. İşin en eğlenceli kısmı, sapık bir haz aldım evet, duvarıma işeyenlerdi.

Başka bir arkadaşına gülücüklü sevimli "cnmmm"lı şeyler yazıyorsun, benim duvarıma sade bir yazı. Lan zaten samimi bir ortam değil. Yaz gitsin, nolacak. Madem mesafeli olacaksın, yazma hiç bir şey, dürt yeter ben anlarım. Ben de kendi çapımda şöyle bir uygulamaya gitmeye karar verdim. Duvarıma yazılan ve benim ilginç olarak nitelendirdiklerime gerek "like" olsun gerek yorum olsun her türlü muameleyi yaptım. Klasik olanlara ise mesaj yolu ile cevap verdim. Muamele çektiklerim, diğerlerine bir tepki vermediğimi görünce kendilerini özel olarak hissettiler. Mesaj ile yanıtladıklarım ise bir kaç tık zahmetine katlandığımın farkına vardılar ve düz bir şey yaptıkları için utandılar. Onlara gönderdiğim gülücük ihtiva eden "teşekkür ederim burcu" konseptli mesaj ise, kendilerine onların bana verdiği önemden daha fazlasını verdiğimi düşündürerek daha da utanmalarına neden oldu. E tabi, özel mesaj attığım insanlar, başkasına mesaj atılıp atılmadığını bilmedikleri için daha değişik şeyler de hissettiler.

Eh, çok da sikimde amuğa koyim. Ben asıl kutlanması gereken iki insanla, aynı çatı altında bir doğum günü daha geçirmekten gocunmuyorum. Kutlanması gereken ben değilim. Ben sadece geldim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder