Sayfalar

28 Eylül 2011 Çarşamba

eylül, benim hüzünlü orospum.

Sevgili okuyucu;

Bu kaydı yazarken, bünyemde yeterince alkol mevcut. Yanlış anlama, sarhoş değilim. Ama çakır keyif oldum. Güzel bir kafadır bu.

Bu gece, bu yazılı eserde bahsetmek istediğim özel bir şey yok. Bu yazılı eserin, önceden belirlenmiş komutan kelimeleri yok. Sadece ve sadece bir kaç kelime sıralamak istiyorum. Ben klavyede tuşlara bastıkça, imlecin sağ tarafa doğru kayması ve de arkasında harfleri leke olarak bırakması hoşuma gitmekte şu anda. Bu hoşluktan faydalanarak bir şeyler anlatmak istiyorum, mesaj verme kaygım falan -her zamanki gibi- şu anda da yok.

Depresyon geldi aklıma bu akşam, yine. Yaşamayan bilmez. Ancak yaşayan da bilemez nasıl bir şey olduğunu. İki grup arasında sadece anlama farkı vardır. Yaşayan, yaşamayandan daha iyi anlar nasıl bir şey olduğunu. Tıp literatüründeki tanımı ya da senin tanımın benim için önemli değil. Ben sana söyleyeyim depresyon nedir. Depresyon, insanlardan kaçma çabasıdır. Tedavisi ise anti-depresan olarak adlandırılan yasal uyuşturucular değildir. Kendileri, lsd'ler kadar zararlıdır. 100 mg'lık Xanax isimli anti-depresanlar vardır. Cesaret edebilirsen eğer, kendisini dört parçaya böl, tek çeyreğini yut. O zaman anlarsın işte, anti-depresan kullanan insanların nasıl karamel yoğunluğunda bir dünya içerisinde kendilerini iyi edecek çözümleri aramakta zorlandığını. Aksi durum ise nedir biliyor musun? Plastik cerrahi uzmanı birinin, her hangi bir ağrı kesici vermeden yüzündeki ucunca ve derince bir cam kesiğini dikmesi gibidir. Kullandığı iğne ve organik ipi sadece temas ettiği yüzeylerde değil, vücudunun her hücresinde hissedersin. Her aminoasidin karıncalanır, kaşınır ve ağrı hissi uyandırır. Kısacası, acının tarifi imkansızdır. Sadece hissedebilirsin. Anlatamazsın, anlamazlar. Anlasalar ne yazar? Hissedemezler! Peki sorarsan "Çözümü nerededir?" diye. Sana cevabı veririm, sakın şaşırma. Çözüm ya da cevap, o kaçtığın insanların arasındadır. Net!

Hayat ya da yaşam olarak adlandırılan kavramın ne kadar boş bir şey olduğundan üstü kapalı da olsa bahsetmeye çalışmıştım sana hep bu blogda sevgili okuyucu. Kanıtlayamasam bile iddia edebilirim sana insanın sosyal bir varlık olmadığını, sonuçta karşında bir mühendis var. Yaşadığımız sıkıntıların hepsi, tabi ki bana göre, insanoğlu denilen aşağılık yaratığın dünya üzerinde ortalama olarak altmış sene niceliğinde harcadığı zamana anlam katma çabasından kaynaklanıyor. Mutsuz musun? Huzursuz musun? Düşünsene bir; insanoğlu vahşi hayvanların arasında sadece iç güdülerine dayanarak yaşadığı sıralar bu tarz kavramlar var mıydı? Seks yapıyordu o zamanlarda da evet! Acaba zevk aldığı için mi yoksa sadece idesinden gelen üreme iç güdüsü kaynaklı mı?

Kendimizi birazcık daha fazla olsa önemli hissetmek adına öncelikle icat ettiğimiz, sonrasında tanımlamaya çalıştığımız, en son adım olarak da hayatımızda aradığımız kavramların peşinde umutsuzca koşturuyoruz. Çocukken inanılmaz bir gaz saçan haşerat ilaçlama araçlarının arasında koşturduğumuz gibi hayat! Dakikalarca koştursak da zehirleyemiyoruz kendimizi! Biz kendimizi zehirlemeyi beceremeyiz zaten, bizi zehirleyen dış mihraklardır.

Eylülden bahsettim son bir kaç kaydımda. Bugün bir anı daha katıldı, hüzünlü anılarımın arasına. İş ve arkadaşlık başka derler ya. Bir gönüllü organizasyonunda görev alıyor iseniz, bu prensip tamamen yalandır. Para kazanmıyorsundur, hayatından fedakarlıkta bulunuyorsundur falan. Kısa kesmek istiyorum, uzun hikayesi benim. Ancak bugün, yıllar sonra umursamayacağım iki adet insanın arasında gözlerim dolduysa, vardır başka bir hikaye işin içinde. Bu hikaye ise, benim uzun vadeli planlar yapmaktaki başarısızlığım ile alakalı. Öngörüm çok kuvvetli değil belki? Ya da gereğinden mantıklı hareket ediyorum? Ve yahut sadece çok şanssızım! Bilemiyorum sevgili okuyucu... Kimsenin sahiplenmeye korktuğu anda sahiplendiğim, uğruna fırsat maliyetini alakasız insanlara ve de kendime ödettiğim bir organizasyondan ayrılmak durumunda kaldım bugün. Tamam, ayrılmak, bırakmak ve yahut usulca siktir yemek değil olay. Bir kaç ay önce yaptığım planın işlemediğini görünce, kaçınılmaz bir gerçek olarak yerleşti hayatıma bu organizasyondan ayrılma eylemi. "Nasıl?" olduğu çok da önemli değildi. Önemli olan, olduğu gerçeği. Senin de başına gelmiştir sevgili okuyucu. Ne kadar sevsen de, bağlansan da ayağına bağ olan şeyler çıkar mutlaka. Safça bağlanamazsın, safça sevemezin, kendi içinde bir pazarlık vardır mutlak suretle! Ne kadar dayansan boştur, ne kadar çabalasan içindeki saf enerji, sevgi ve sadakate erişemezsin. Kısacası, ocak dışı kaldım. Ne kadar hayata küskün olsam da, beni bir şekilde hayatın ve insanların içinde tutan bir oluşumun dışındayım artık. Üzücü, ne diyebilirim ki daha?

Sevgili okuyucu! Bu kaydı iki tuborg kırmızı içimlik süre içerisinde yazdım. Kelimeler arası apayrı yerlere gittim, paragraflar arası derin ve uzun aralar verdim. Ne yazdığımın farkında değilim şu an. Bu kayıdı yazarken en çok önemsediğim şey, gramer hatalarının olmaması idi. Derin nefesler aldım rastgele verdiğim aralarda. Anlattım mı farkında değilim sevgili okuyucu? Ben de seninle birlikte baştan okuyarak neler yazdığımı anlamaya çalışacağım. Ama emin ol, tek bir anlam ve ya gramer hatasını düzeltmeyeceğim.

Eyvallah!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder