Sayfalar

5 Kasım 2011 Cumartesi

insanın geçmişinden utandığı an

Bu yayın devam niteliğindedir. Önceki bölüm için isterseniz tıklayınız. 

Siz hiç geçmişinizden utandınız mı?

Ben utandım. Sizler gibi ama sizlerden farklı olarak utandım. Yıl iki bin beş idi, hafızamın kötü olduğunu üstüne kötü anıları silmeye çalışırken tümünü süpürdüğünü farkettiğimde büyük bir korku yaşamıştım. Yıl iki bin onda yaşadığım korkudan büyük değildi. Metrodaydım, nefes almakta zorlanıyordum. İnmem gereken durağa kadar sabredip, vagondan dışarı attım vücudumu. Su otomatına dayandım, yarım litre su aldım, başımın dönmesinin geçmesini bekledim. Suyun bir kısmını yüzüme çarptım. Yaşıtım bir kadın bana yaklaştı, bir şeyler söyledi. Anlamadım. Emin olmak için saati sordum. Cevabını aldım, anlamadım. O konuşmaya, ben onu anlamamaya devam ederken peçete uzattı bana, sonra bir an düşünüp yüzümü sildi. Ardından koluma girdi, yürütmeye başladı beni. Son yirmi dakikadır, etrafımda konuşan insanların konuştuğu dili anlamıyordum. Dışarı çıkardı kadın beni. Duvara yaslandım, yarım dakika boyunca derin derin soluklandım. Kadın hala konuşuyordu. Sonunda anladım, "Şimdi daha iyisin, değil mi?". Başımla olumlu olarak cevapladığımı belirttim. Teşekkür edip, yoluma baş dönmemle beraber devam ettim. 

İki bin beşin yaşattığı korkunun çözümünü yazmakta bulmuştum. Bir günlük almıştım. Bilgisayarımı ve başka boş sayfaları kullanıp arşivliyordum. Yazma hızım, ilk zamanlar müthiş bir ivmelenme göstermişti. Üniversiteye hazırlık senesinde de aksine bir ivme ile yavaşlamaya başlamıştı. Üniversitedeki ilk senemde blog açmıştık sevgili bir dostla. İki yıl sonra durmuştu. Günlüğüm, mevsimlik halini almıştı. Boş sayfalar ve kalemle ilişkim, ders çalışma zamanlarında başlayıp bitiyordu. İlk blog ise, tamamen unutulmuştu. İki yıl sonra, yani bu yazın başında ise tekrar kelimeler sıralamam gerektiğini anladım. Yine beni cümleler kurmaya iten bir korkuydu. Akıl sağlığımı kaybetmemek adına başvurduğum bir çözümdü. İlk adım olarak bu blog açıldı. Günlüğümle, barıştık. Son dört senesinin ortalamasına bakıldığında, daha çok görüşüp birer kahve içiyoruz. 

Dedim ya, sizlerden farklı olarak utandım. Günlüğümün belli bir tarihten önceki sayfalarına küskünüm. Ve şu an yine sevgili bir dostta olan, lise dönemi enkazına ait son kalıntıların yani sayfaların saklı olduğu ahşap kutuya... Sebebi tek ve zamanla kendime mantıklı olarak yediremez hale geldim bu sebebi: Küçümseme. Büyük bir insan olarak, ergenken yaşadıklarımı değil ancak yazdıklarımı küçümsedim. Cümlelerin dirayetsizliğinden, paragrafların acemiliğinden utandım. Yazıların altına attığım paraflardan, not aldığım ve o an bana bir kaç anlam ifade eden cümlelerden ve hatta kendi yazılarımdan alıntılarımdan tiksindim. Eski bloguma  hiç mi hiç uğramadım. Yazı yazmadığım her ay, sanki on yaş birden büyüyüp, bir baba kadar daha olgunlaşıyordum. Her geçen gün, geçen günden de utanmaya başlamıştım, geçen günü unutmaya çalışmıştım. Türkçesi, kaçmaya çalışmıştım. Hazırlık sınıfımda bir kadına kaçmanın nafile olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Bana küçümseyen bir edayla bakıp, nasıl anladığımı sordu o İstanbullu kadın. Cevabım tek kelime ve netti: Kaçarak! Eylül ortalarında ise bu utangaçlığımdan vazgeçme kararı aldım, ne de olsa irademi elime aldığımdan beri ben büyük bir insandım!  Yavaş yavaş yeniyorum bu küçümemeyi, ahşap kutuma kavuşmak için beslediğim arzu hiç bu kadar ateşli olmamıştı.

Geçmişte kalmış olan yaptığım seçimlerin, başarısız planların, paramparça ilişkilerin, gerzek kadınlarımın altında ezilmekten vazgeçtim. Bu kararı vermemde, yol göstericim bilim oldu. Bir atmosfer basıncın, ortalama olarak bir buçuk metrekare yüzeye sahip bir insan üzerine ne kadarlık bir kuvvet uyguladığını hesaplayın. Ve ayırdına varın; manzarasına dalıp gittiğiniz, altında koşturup alış-veriş yaptığınız gökkubbenin altında ayakta nasıl durduğunuzun. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder