Sayfalar

28 Aralık 2011 Çarşamba

05012006

Sinirle kasılan o boynun ve ağzın bir insana ait olabileceği gerçeği olanaksız geliyordu. Gözleri, kasılan o ağızdan fırlayan tükürük taneleri ağır çekim modda görüyor; kulakları, sinirden tizleşen sesle çınlıyordu. Hayat sevinci yok olan o gözler bir insandan öte oyuncak bir bebeğe aitmiş gibi duruyor, sağa sola ve yukarı aşağı çok hızlı bir şekilde odaklanmadan ve bakmadan sallanıyorlardı. İnsan olmaktan çıkıp nefret kusma makinesine dönen sevdiği onu, korkmuş sıfatının niteleyemeyeceği bir ruh haline sokuyordu. O, bu durumdan kaçmak için ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Bir an, gözlerini kapadı sadece.

Cennet ile cehennemin masal olduğu yerdeydi şimdi. Öyle bir yeri daha önce hayal etmeye çalışmıştı. Sevgiden öte korku ile oluşmuş inancının yönlendirdiği ruhu, bu çabayı sevmemiş, böyle bir hayal kurmasını engellemişti. Buna rağmen, öyle bir yer olduğunu biliyordu ve şimdi o yerdeydi. Cennet ile cehennemin masal olduğu yeri var olduğu için bilmiyordu, orası bildiği için vardı.

Evet, bu fikir güzel geldi ona. Bildiği için var… O zaman, o zaman roller değişmişti galiba… Hemen bir deneme yapmaya karar verdi. Gözlerini ufka dikti, derin bir nefes aldı. Yerküre çatırdıyor, gökyüzü sallanıyordu. Güçlü bir uğultu kulaklarını sağır etmek üzereydi. “Yeter!” dedi içinden. Yıllardır merak ettiği hiçliği görebiliyordu ayrılmış yeryüzü ile gökyüzü arasında. Ufuk çizgisi yoktu, yerinde kocaman bir hiçlik vardı!

Sinsi bir tebessüm ile gerildi dudakları. Galiba değil, kesin değişmişti roller. Tanrı rolünü oynamak güzel gibiydi, ama emin olamıyordu. Sayısız deneme yapmak istiyordu çünkü yıllardır istediği şey buydu. Değiştiremediği şeyleri değiştirebilir hatta yoktan yaratabilirdi.

Güneşe emretti, batıya gitmekte olan güneş durdu. Yönü değişti, doğuya yöneldi. İlk kez güneş doğudan batacaktı. Çok heyecanlandı. Yüksek bir tepeye, rahat bir taht’a kuruldu. Güneş, gökyüzü ile hiçliğin kesiştiği sınır çizgisine çok yaklaşmıştı ve az sonra o sınırdaydı. Yavaş yavaş sınırdan hiçliğe geçiyordu. O ise hiçlikteki güneşe bakakalmıştı. Gördüğü görüntüyü ve kendi durumunu tanımlayacak kelimeler arıyor ama bulamıyordu. Tam telaş yapmaya başlamıştı ki tanrı olduğu geldi aklına ve hemen bir dil yarattı. Bu yeni dil, hiçlikteki güneşi ve onun sonuçlarını tanımlayacak kelimeleri içeriyordu. Ama bir sorun vardı, o bu yeni dili bir türlü anlayamıyordu. Bile bile yaramazlık yapan bir çocuk gibi hissetti kendini ve aklına fikir geldi.

Tekrar güneşe emretti, güneş de batıya doğru hareketlendi. Yavaş yavaş hiçlikten ait olduğu yere, gökyüzüne geçti. Batmak için doğru yol üzerindeydi şimdi.

Yarattığı dili de yok etti.

Her şeyin ait olduğu yerde bulunması gerektiğini düşünerek, bu sefer gözlerini hiçliğe dikti. Yerküre tekrar çatırdamaya, gökyüzü de sallanmaya başladı. Kulakları tekrar sağır olmak üzereydi ki hiçliğin yerinde eskisi gibi bir ufuk vardı.

İçgüdüsel olarak tanrı olmanın sorumlulukları olduğunu hissetti. Bu sorumlulukların ne olduğunu biri haykırıyordu bir yerden. Biraz daha dinleyince, içinden bir sesin konuştuğunu fark etti ve tanrı olarak bir cennet ve cehennem yaratmanın, onun ilk görevi olduğunu söylüyordu. Şaşırdı. Kendisinden başka emir sayılabilecek fikirler beyan eden biri vardı. Kim olabilirdi? Uzunca bir süre düşündü. Çözemediği bu ufak problem bir an içine büyük bir korku atşei düşürdü. Aklına o an dank etti, tanrı kendisiydi ve sadece onun bildiği şeyler yoktan var olurdu. Oysa içindeki ses cennet ve cehennem kavramını biliyordu. Demek ki cennet ve cehennem vardı. İçses tanrı değildi ve sadece var olan şeyleri bilebilirdi. Tanrı rolünü oynayan başka biri daha vardı ya da gerçek tanrı… O, daha da çok korkmaya başlamıştı. Hemen bir cennet ve bir cehennem yaratmaya, ilk olarak da cehennemden başlamaya karar verdi. Bunun için sol elini kaldırdı. Kaldırır kaldırmaz da sol elinde nemli bir sıcaklık hissetti.

Bir sonraki an gözlerini açtı.

Sol elindeki nemli sıcaklığın sebebini anladı: kan. Nerden geldiğini anlaması zor olmadı. Gözlerini kapamadan önce ayaktayken, şimdi sağ kolu üzerinde yatıyordu. Hem de bir kan gölünün ortasında yatıyordu. Sol elini tekrar, eline kan bulaşan yere götürdü içgüdüsel olarak. Kemik olması gereken yerde kırıntılar ve yumuşak şeyler vardı. Solukları iyice düzensizleşmiş ve zayıflamış, az gelen oksijeni önemli yerlere ulaştırmak için çılgınca çırpınan kalbi, gittikçe yavaşlıyordu.

Son bir gayretle, gözlerini açarak karşıya, sevdiğine baktı. Üzeri kan içinde, elinde kanlı koca bir balyoz olan, heykel gibi hareketsiz sevdiği, gözlerinin son gördüğü resim oldu. Akciğerleri söndü, kalbi durdu, gözleri öylece kaldı.

Cennet ile cehennemin masal olmaktan çıkıp gerçek olduğu yere doğru yola çıktı ruhu…

Başlıkta belirtilen tarihte yani bundan yaklaşık altı sene önce sıralamış olduğum kelimeler. Okurken sadece geçmişe yolculuk yaptım.