Sayfalar

2 Temmuz 2012 Pazartesi

bekler insan

İnsan bekler.

Ya da daha romancı ve romantik yaklaşımla;

Bekler insan...

Hayatı bir yola benzettiğimde, lise hazırlık yılıydı. Düşün işte, bundan dokuz sene öncesi. Çok farklı sorunlarım vardı o zamanlar. Geriye baktığımda, asla gülüp geçmiyorum onlara, çünkü o zamanlar onlar benim ciddi sorunlarımdı. O tarihten yedi sene sonra, yatağımda bir hatun bendeki garipliği bana sormuştu. Verecek cevabım yoktu, yedi sene önceki yol tanımını yapmıştım, yedi sene önce kurduğum cümlelerin bir tanesini bile hatırlamadan. Ancak ortak noktası, iki ayrı tarihte de bekliyordum. Hiç mi ilerlemiştim? Hep yol kenarında akan yolu mu izlemiştim? Hiç mi karışmamıştım trafiğe?

Bu yetinememek mi, tatmin olamamak mı? Hayatımın en önemli sorusu bu. Yaşamın sırrı, tanrının varlığı ya da başka çözülememiş gizem zerre umurumda değil. Emin olduğum bir şey var, tanrılar beklemeyi benim ruhum yaratıldığında kulağıma üflemişler. Zavallı annecim bana hamile kalmadan önce bir hastalığa tutulmuş, benim doğmam için hamile olduğunu anladıktan sonra bir kez bile yataktan çıkmamış. Aylar boyunca aynı battaniyenin üstünde yatmış. O battaniye hala durur. Ara sıra o battaniyeye sarılırım, koklarım. O battaniye benim bekleyişimin ilk tanıdığıdır. Yaşam ve ölüm de, iyi ve kötü de o battaniyeye dokunmuştur benim için. Ben öyle hissederim.

Yine o sene içerisinde, birkaç ay öncesinde bir kadınla tanışmıştım. Bal kıvamında gülüşü vardı, dudakları bir bal gibi telaşsızca akardı yanaklarına. Gülümsemesi tam oluştuğunda ise çekilen gözleri ve kusursuz kaşları dudakları ile müthiş bir paralellik oluştururdu. Yüzü durulduğunda, kaşları asaletinden zerre değer yitirmezdi. Dudakları yine oldukları yerde toparlanır, sıkılacak bir yanak kıvamını alırdı. O güzel yüzü, vücudu gibi narin bir boyun taşırdı. Kırılır diye koklamaya korkacağın ancak kokusuna doyamayacağın bir boyun...

Ben yolun kenarına beklerken ara ara uğradı yanıma. Bazen ben el ettim, bazen kendisi geldi. O çok sevdiğim ıhlamur kokulu gecelerinde Beşiktaş'ın, yürüyüşüme sohbeti ile eşlik eden en önemli kadındı. Onun bal gülüşü, sokak lambalarının turuncuya çalan ışığı ile boyanmış arnavut kaldırımlı sokaklarında Beşiktaş'ın güzelim ıhlamur kokusuna katılır kurduğu cümleler ile ruhuma akardı. Bir süre sonra muhabbetimiz iyice azaldı, görüşmez olduk. Sonunda ise hayatında başka birinin olduğu öğrenmiştim, yine Beşiktaş'ın arnavut kaldırımlarının üzerinde. Ben ise emniyet şeridinde, akan trafiğin baş döndürücü hızını izlemeye kendimi kaptırmıştım.

O, kendisinden hoşladığımı bildiğini zannediyorum. Bunu davranışlarımdan çıkarma ihtimalini geçtim, ikimizinde yakın arkadaşı olan bir insan vardı, ondan duymuştur. Çıkarımını yaptığı ya da duyduğu şey yanlıştı, hem de o zamanlar hayatımda yanlış olan çoğu şey gibi büyük bir yanlıştı. Çok ruhsuz mu görünüyordum? Evet. Çok mu umursamaz görünüyordum? Evet. Ben, kendimi davranışlarımla yanlış anlatıyordum. Ruhsuzluktan ziyade hep ruhum eriyordu. Avuçlarımın içinden akıyordu erimiş metal gibi, ellerim yanıyordu. Ruhum acıdan zonkladığı için beynimi kandırıyordum umursamamaya çalışarak. Kendimce hayata tutunmaya çalışıyordum, hayatı tutmaya çalışıyordum. Dumanlar çıkararak avuçlarımı yakan halatın izlerini hala görüyorum avuçlarımın içlerinde. Ruhuna beklemek eylemi fısıldanmış insan, hayatı durdurarak yakalamayı denememeliydi.

O kadının bildiği şeyin doğrusunu o zaman söylemeyi gururuma yediremedim. Muhabbetimiz devam ederken hayatın, Boğaz'ın, Beşiktaş'ın, ıhlamur kokusunun beni daha çok sevmesi mucizesini bekledim; kendisinden önceki dört ağabeyini daha doğmadan yitirmiş, hayatındaki mucize haklarının tamamını doğmak için harcamış bir insan olarak. O kadının bildiğinin doğrusu ise; sevdiğime inandığım, daha çok sevebileceğim hatta sevdiğim olduğu idi. Üzerinden üç sene geçti. O kadın sevdiğim son kadın oldu.

O'nu hiç erişememiş olsam da, artık hiç muhabbetimiz kalmamış olsa da, üzerinden yıllar geçmiş olsa da hala ve hala kıskanırım.

11 Nisan 2012 Çarşamba

sana

Kapat gözlerini şimdi. Mavi denize hakim yemyeşil bir tepe düşün. Ayakların çıplak, vücudun olabildiğince çıplak. Doğa ile yekparesin.

Sevmek güzel. Bir hiç olduğunu kabullenip sevebilmek ise... 


Nerede olduğumuzu bilmiyoruz? Niye var olduğumuzu bilmiyoruz? Bir kısım sorular üretip, bazı kabullerle onları cevaplayabiliyoruz. Ya o kabuller yanlışsa? 


Ya benim bedenimdeki bir atom üzerinde hayat varsa? Ya evrenimiz bir başka canlının bedenindeki bir proteinin küçük bir parçasıysa? Ya matruşka timsali bir yapının içerisinde yaşıyorsak? 


Kabulleri bir kenara at! Nerede olduğunu bilmiyorsun? Neden burada olduğunu bilmiyorsun? Burasının nasıl olduğunu bilmiyorsun? Ne olduğunu ve en önemlisi kim olduğunu bilmiyorsun? 


Kabullerini atarsan bir kenara, olduğumuzu bile ispatlayamasın. Güzellik burada işte. Bir hiç olmamıza rağmen hislerimiz var, çalışmaları için kabullere ihtiyaçları olmayan. Yine güzellik burada. Güzellik her daim burada. Bir "hiç" olarak bir "hiç"i sevebilmekte. Karşılık beklemeden, koşullar yaratmadan, kim olduğunu sorgulamadan, nedenini ve nasılını sorgulamadan. 


Aç gözlerini şimdi. Nerede olduğunu gör. Ayaklarının altında, vücudunun üzerinde neler hissettiğini bil. Doğa ile arandaki sınırları hisset. Parçalanmayı hisset. Belli kurallar uydurarak ve onlara uymaya özen göstererek olmaya çalıştığın "insan"ın eksikliklerini ve yanlışlarını gör.

Sadece dinle.

8 Mart 2012 Perşembe

kelebek ve dalgıç giysisi

Lisenin son iki senesi, sıkı bir Leman takipçisiydim. Tek sayının eksik olmadığı, güzel koleksiyonumu hala saklıyorum. Eğer abimin koleksiyonunu atmasaydı annem, çok daha değerli bir hatıraya sahip olabilirdim bugün. Kelebek ve Dalgıç Giysisinin adını ilk kez, kendi koleksiyonum içindeki Leman dergilerinden birinde okumuştum. Hangisinde okuduğumu hiçbir zaman hatırlayamadım ancak kitabın yazarının ismi Jean-Dominique Bauby ve kendisinin başına gelen hastalığın adını hiç unutmadım: locked-in syndrome.

Kitaplar ile alakalı takıntılarım vardır. Sahibi olduğum ya da olmadığım fark etmez, herhangi bir kitaba asla eziyet edemem. Yeni gibi durmasını önemserim. Kitabın içine, tarih dışında başka çizik atmam. Sayfa köşelerini katlamamaya özen gösteririm. Bu takıntılarım sebebi ile, Kelebek ve Dalgıç Giysisi ile buluşmam, adını duymamdan yaklaşık yedi sene sonrasına rastlar. Kitabı Bursa'da bulamadım. İstanbul'a geldiğimde büyük kitapçıların stoklarında da hiç rastlayamadım kendisine. Eski kitapçılarda birkaç defa denk geldim ancak takıntılarım sebebi ile satın alamadım zira çok hırpalanmışlardı ya da sayfaları kalın ve upuzun çizgilerle doluydu. Kitap satan internet sitelerinde gördüğüm zamanlarda ise ne zaman sipariş vermeye kalksam, sanki gizli bir hayran devreye girip satın alıyordu bütün kitapları. Ocak ayı başında yakın arkadaşımın babası vefat etmişti. Kırkı için şubat ayı ortalarında Ankara'ya gitmiştik. Galatasaray maçı izlemek için ODTÜ Çarşı'ya gittiğimizde, oradaki kitapçıya uğradık. Ve orada, birkaç aydır aramayı unuttuğum kitap aklıma geldi! Sordum, vardı ve satın aldım.

Zaman kavramının ademoğlu için önemi büyük. Bunu tartışmayacağım. Ancak, zamanın bir birey, bir olgu gibi hayatımıza bilerek etki ettiğini düşünmeye başladım. Yapmamız, yapacağımız şeyleri öyle sürelere yayıp öyle şeyler ile denk getiriyor ki... Üniversiteye girer girmez "Fight Club"ı izlememiştim. Ortamda iki cümle daha fazla sarf edebilmek ya da birisini etkileyebilmek için bir filme ihtiyacım olduğunu düşünmeyerek hemen izlememiştim. Zaten film izlemeyi çok sevmiyorum kendimi bildim bileli. Bu yıl ocak ayı içerisinde izledim, zamanlamam müthişti bana göre. Yaşadığım kötü zamanların etkilerinin büyük kısmı silinmişti, ekonomik düzen içerisinde bir robot olmama az kalmıştı. Gözlemlediğim, üzerine düşündüğüm ve ulaştığım kendi sonuçlarımın büyük kısmını orada gördüm. Film boşlukları doldurdu, vizyonumu genişletti. Şu an kendime soruyorum, beş sene önce yeni yetmeyken izleseydim film bana ne katardı? Hiç.

Kelebek ve Dalgıç Giysisinin zamanlaması da en az Fight Club kadar mükemmel oldu. Yakın arkadaşımın babasının kırkına gittiğimizde sahip oldum kendisine. Hayatın gerçekten anlamsız bir şey olduğunu netleştireli çok olmuştu. Kitabı okumaya başlamıştım. Yengemin keyif adamı, güler yüzlü, gerçek Galatasaray'lı babasını akciğer kanserine kurban verdiğimiz günden bir gün sora bitirdim yüz yirmi sayfalık kitabı. Ve kendisi mükemmel bir boşluğu da doldurdu. Hayatın bir çamur yığınından farksız çok kötü ve anlamsız bir yer olduğunu, üzülmemiz gerekenleri dikkatli seçmemiz gerektiğini ve aslında bizi üzecek şeylerin sayısının çok sınırlı olduğunu söylüyorum. Ve bunu söylerken, hırsımızı, mutluluğumuzu ve iç huzurumuzu kaybetmeden dünya ile taşak geçmemiz gerektiğini de ekliyorum. Birisi bana "madem hayat çok boş, neden taşak geçmek için çaba gösterelim?" diye sorduğunda cevaplayabilmek için laf salatasına başvuruyordum. Artık laf salatasına gerek kalmadı, boşluğu Kelebek ve Dalgıç Giysisi doldurdu. Sadece sol göz kapağı ile yazılmış bir kitap.

Yaşadığı locked-in syndrom sebebi ile sol göz kasları haricinde hiç bir kası çalışmaz hale gelmiş Bauby'nin. Her şeyin farkında ve uyanık ancak felçli olarak on altı ay geçirmiş. Kendisini dalgıç giysisi içine sıkışan bir kelebeğe benzetmiş. Elle dergisinin yazı işleri müdürlüğüne kadar yükselen hayatı, ortada bir sebep yokken değişmiş. Günlük planlarını yaptıktan sonra, dergiden çıkıp evine giderken değişmiş hayatı. Hastaneye girmiş ve bir daha çıkamamış.

Kırk yaşında hala bir bebek gibi temizleniyor, döndürülüyor, siliniyor ve kundaklanıyor olmayı gün geliyor çok komik buluyorum. Tam bir çocukluğa dönüş ruhu içinde bunlardan karmaşık bir zevk bile  alıyorum. Ertesi gün ise bunlar bana çok acı veriyor ve hasta bakıcının yanaklarıma sürdüğü traş köpüğünün içine bir damla gözyaşı süzülüyor.

Çevirmenin ön sözde belirttiği gibi, Bauby bir "sebze" olmadığını ve yaşamaya devam ettiğini kanıtlıyor. Ön sözü okuduktan sonra ölmenin kişi tarafından verilebilecek bir karar mı yoksa iç güdümüzün sonuna kadar direniş göstereceği bir eylem mi olduğunu sorgulamaya girişiyorsunuz. Harflerin kullanım sıklığına göre sıralanmış Fransız alfabesinde, istediği harfe gelindiğinde sol gözünü kırparak harf harf anlatıyor anılarını, planlarını ve gözlemlerini. Aslından bizlerden farklı olmadığını söylerken, başkalarının bunu görememesinden yakınıyor.

Bütün bu neşeye ben de katılmak isterdim ama tek gözümü onlara yönelttiğim anda genç adam, nine ile evsiz, hepsi birden başını çeviriyor ve tavandaki yangın alarmını seyretmek için acil bir ihtiyaç sergiliyorlar. Anlaşılan "turistler" yangından çok korkuyorlar. 

Tek gözü ile bizlere ulaşmaya çalışırken, küçük yaşam simgelerinin önemini gözlerimizin içine kadar sokuyor Bauby. Uğruna hayatlarımızı kararttığımız şeylerin ne kadar önemsiz olduğunu bir kez daha bizlere anlatırken, en umutsuz koşulda bile nefes almamızı sağlayan yaşama iç güdüsünün mücadelesine tanık olmamıza imkan sağlıyor.

Şimdilik, şu ağzımda sürekli biriken tükürüğü yutabilsem dünyanın en mutlu insanı olabilirdim.

Bauby kitabın başında yaşadığı hastalığa rağmen senden benden farksız olduğunu hissettiriyor. Mutluluğunu, umudunu gizliyor harflerinin arasına. Sayfalar boyunca bunu korumayı başarıyor. Ancak kitabın sonlarına doğru dalgıç giysisinden kurtulamayacak olmanın gerçekliği ağır basmaya başlıyor. Acı ve düş kırıklıkları çıkıyor su yüzeyine. Umudu sönüyor, harflerin arasından yayılan enerji gittikçe sönükleşiyor.

Kapkara bir sinek burnumun üzerine konuyor. Kaçırmak için başımı oynatıyorum. Yapışmış sanki. Olimpiyatlarda seyrettiğimiz grekoromen güreşler bu kadar vahşi değildiler. 

Ortaya çıkardığı mucize kitap, Fransa'da çıktığı gün tükeniyor. Ve kendi hayatı da kitap çıktıktan dört gün sonra tükeniyor. Bauby şu harflerle veda ediyor bizlere:

Bu evrende dalgıç elbisemin kilidini açabilecek bir anahtar var mıdır acaba? Bu metronun son bir durağı yok mudur? Ya özgürlüğümü geri almaya yetecek kadar para? Belki de bütün bunları başka bir yerde aramak gerek. Ben oraya gidiyorum. 

Mutlaka okuyun.

Gizlice ağlamayı iyi beceriyorum. İnsanlar sadece gözlerimin aktığını düşünüyorlar.

21 Şubat 2012 Salı

honey bee

İyi geceler sevgili okuyucu,

Bu gece size kadınlar ile ilgili bir şeyler söylemek niyetindeyim. Kendi kadınlarımdan biriyle geçirdiğim hoş zamanları ve izlenimlerimi paylaşmayı düşünüyorum. Genellemelerden kaçınmaya çalışacağım. Aslında genellemeler genel olarak başarılıdır. Anketler ve kitleler üzerinde yapılan gözlemlerin sonuçlarına genellemeler yardımı ile ulaşılır. Seçim anketleri, hangi taraftarın en çok takımı var, bu cipsi nasıl buldunuz gibi anketler güzel örneklerdir. Ancak kadın-erkek ilişkisi gibi çözülmesi imkansız bir mevzu üzerinde genelleme yapılmaz, en azından ben kendimi o kadar yetkin görmüyorum. Yaşayan milyonlarca kadın ve milyonlarca erkek, bunlardan doğabilecek muhtemel trilyonlarca farklı ilişki kombinasyonu varken yapılacak genelleme on altı yaşında yirmi farklı erkekle yatmış olan Amerikalı ergen bir kızın yapacağıdır: Erkekler, hepiniz aynısınız!

Bu sonuca cevap vermek istiyorum. Bu sayede sadece on altı yaşındaki Amerikalı ergen kıza değil, aynı cümleyi kuran tüm kadınlara ve "Kadınlar, hepiniz aynısınız!" tespitini yapan erkeklere de cevap vermiş olacağım. Bir insanın karşı cinsten beklentisi değildir önemli olan. Önemli nokta, karşı cinse ne beklediğini sadece o an ona karşı olan davranışlarıyla değil tüm benliğiyle gösterebilmesidir. Kadın-erkek ilişkilerinde yapılabilecek en mantıklı genelleme budur. Eğer sen on dokuz erkekle seri bir şekilde yatarsan yirminci erkek de seninle birlikte olmak isteyecektir ve bu tüm erkeklerin aynı olmasından kaynaklanmaz. Eğer sen hep ataerkil kadınlara denk geliyorsan, bu kadınların suçu değildir, kendi davranışlarına bakman gerekir. Bu durumdan kendimize asla toz konduramadığımıza dair bir sonuç çıkartabiliriz. Neymiş? Genellemelerden kaçamıyormuşum.

Kadınlar geldi, kadınlar gitti. Yağmur gibi yağdıkları ya da suyu kesilmiş bir musluktan damladıkları gibi zamanlar oldu. Önemsediklerim oldu, hayatıma bir şekilde etki edenler oldu, o etki edenler kadınım oldu. George Orwell, Geçmiş gitmez, gelecek gelmez. cümlesini yazarken kesinlikle çok farklı şeyler kastediyordu, ilgili kitabın geneline baktığımda bunu çok net görebiliyorum, ama ben bu cümleyi o kitaptan koparıp avuçlarına bırakmak istiyorum. Hayatın için bir düşünsene bu cümleyi? Geçmişin gitti mi, uzaklaştı mı ya da sen uzaklaşmayı, kaçmayı başarabildin mi o geçmişinden? Görmesen de biliyorsun, senin de sırtında bir kocaman bir sepet var. Her geçen gün, o sepet daha da ağırlaşıyor. Yolda yürürken dinlenmek için bir kaç dakikalığına sırtından çıkarsan da yola devam ederken o sepeti alıyorsun ve o sepetin içinde geçmişin var. Benim kadınım dediğim kadınlar, sepetime bir adet taş, bir somun ekmek veyahut bir adet elma atan kadınlar.

Bir tanesi vardı. Benim kadar uzun boyluydu. Tam sarışın değildi, hafif kumrala çalıyordu saçları. Biraz küt bir vücudu vardı ancak müthiş bir kalçası vardı. Ve dudakları, özellikle alt dudağı. Uyurken ya da uyanıkken önemli değildi, en çok dudaklarını ve kıvrımlarını izlemeyi severdim. Cümleler kurmasını çok severdim onun. Zira benim yanımdayken, başka insanlar olsun ya da olmasın, zor cümle kuruyormuş gibi gelirdi bana. Konuşmayı da severdi aslında ama yeşil gözleri üzerimdeyken konuşamıyormuş gibi hissederdim. Yetinemezdim belki de. Ben de çekinmezdim onunla konuşurken, saatlerce anlatabilirdim, belki de anlatıyordum. Her şeyimi çekinmeden, düşünmeden anlatabileceğim bir insan kıvamına geliyordu benim için. Çok fazla zaman geçiremedik birbirimizle. Geçirebilseydik eğer, her şeyimi anlatmak isterdim ona. Daha fazla karşılıklı oturmak, bira içmek, öpüşmek için konuşmaya mola vermek akabinde sigara içerek konuşmaya devam etmek isterdim. Film ve dizi izlemeyi severdi. Ben de onun omzuna yatıp, elimi de göbeğine koyup ona eşlik etmeyi sevmiştim. Göğsüme kafasını koyup, elleri ile göbeğimle oynamayı severdi; ben de onun belini kavramayı, uyurken sıkıca sarılmayı sevmiştim çünkü kendisi sarılarak sıkıntı çekmeden uyuyabildiğim nadir kadınlardan biriydi. Ama en çok onunla beraber uyanmayı sevmiştim. İkimizde leş gibi sigara kokardık, ıhlamur ağacı kokulu temiz hava girerdi odanın camını açınca, perdeleri açınca ikimizde enerjiyle dolardık Ancak bu enerji sadece ikimize yeterdi. Yataktan çıkamazdık ancak çok eğlenirdik, ben çok mutlu olurdum. Tepemden, yüzüne de yakışan bir tebessümle bana bakardı. Belki bir kaç sabah yaşamıştık beraber, ancak değerliydi benim için. Öpücüklerimizi masum olarak sıfatlandırmıştık, amacımız birbirimizi rahatlatmak ve mutlu etmekti. Bana hep temiz bir sayfa gibi gelmişti o kadın. Bizim olan, kimsenin bilmediği masum bir sayfa.

"Ama hayat masum değildi dırırın dırırın" şeklinde eski Türk filmlerindekine benzer bir bağlantı yapmayacağım. Her ne kadar ben çok mutlu olsam ve onun çok mutlu olduğunu hissetsem de, aramızda bundan ileri bir ilişkinin olamayacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk. Çok karmaşık bir hukuk vardı aramızda, ve bu "aramızda" olarak tabir ettiğim şey aslında bir kaç kişiden oluşan bir kitleydi. Belki o, bu hukuku kaldırabilirdi ancak benim altında ezileceğimi gayet iyi biliyordu. Ben ona yakınlaştıkça, uzaktan gelen kamyonun farlarının yaklaştıkça gözlerimizi rahatsız ettiği gibi rahatsız ediyordu beni. Rahatsız ediyordu demek doğru olmaz aslında, aydınlanıyordu ya da gün ışığına çıkıyordu demeliyim. Diyordum ya onunla konuşurken çekinmezdim diye. Ancak bu hukukun altında ezileceğimi konuşamadım, söyleyemedim. O da biliyor diye söylemeye ihtiyaç da duymamış olabilirim. Ben de ona gerçekleri söylemek yerine, bir resim gösterdim. O, gösterdiğim resme kanmadı, adım gibi eminim, bildiklerimi ve düşündüklerimi kelimesi kelimesine biliyordu, ama kanmış gibi davranmak zorundaydı. İkimiz kırılsak da, üzülsek de o resmi görmeliydik. Sekiz duble rakı içtiğim bir gecenin sonuydu. İstiklal'de meydana doğru yürüyorduk. O ve yakın bir arkadaşı, ki bahsettiğim hukukun içinde olan ve benim hala çok değer verdiğim bir insan, benden ve o an yanımda olan hatundan on metre ilerideydi. Geriye dönüp baktıklarında, benim yanımdaki hatunu öptüğüm resmi gördüler, ama gerek mesafe gerekse karanlık sebebiyle gözlerimin onu aradığını göremediler. Yine o gün çekilmiş bir fotoğraf var. Fotoğrafta ben varım, gözlerim kadınımda bir şeyler anlatıyorum. Yanımda kadınım var, gözleri üzerimde beni dinliyor. Kadınımın yanında öpüştüğüm o hatun var, o da gülümserken yakalanmış gözleri başka yerde. Kadınımın yakın arkadaşı ise, yine fotoğrafta yer almış, bizimle alakası yok ancak kadınım ile hatunun arasından arka tarafta görünüyor.

Böyle bir şeydi işte.

8 Şubat 2012 Çarşamba

senden önce senden sonra

İş görüşmeleri kendinizi pazarladığınız ortamdır. Başka şeyleri çok iyi pazarlayabileceğimi düşünsem de kendimi pazarlama konusunda iyi olduğumu düşünmüyorum. Düşünmüyorum derken, senden ve bir çok insandan iyi olabilirim, cilalı kabım ve tecrübem sağ olsun, ama bana yetmiyor. Yaz ayları içerisinde de iş arayıp, görüşmelere gitmiştim. O zamanlar, psikolojik olarak çok kötüydüm. Cilalı kabım çoğu şeyi anlatmaya yetse de sorulara istediğim gibi yanıt veremiyordum.

Soru: Kendinizi beş sene sonra nerede görmek istiyorsunuz? 
Verdiğim cevap: Yönetim üzerine yüksek lisansını ve askerliğini de tamamlamış genç bir yönetici adayı olarak. 
Vermek istediğim cevap: Çok daha huzurlu ve mutlu olmak. 

Bunun gibiydi durum. Ve bu sebeptendir ki, iş görüşmeleri hakkında sağlıklı gözlemler yapamadığımı düşünüyordum, ta ki iki gün önce bir iş görüşmesine gidene kadar. Aslında yaz döneminde yaptığım gözlemler doğruymuş, o zaman ki ruh halim ile şimdiki ruh halim arasındaki farktan kaynaklı vermek istediğim cevaplar değişmiş sadece. Oysa verdiğim cevaplar hep aynıymış. 

Soru: Kendinizi beş sene sonra nerede görmek istiyorsunuz? 
Verdiğim cevap: Yönetim üzerine yüksek lisansını ve askerliğini de tamamlamış genç bir yönetici adayı olarak. 
Vermek istediğim cevap: Kendi kazandığım para ile bir dövme yaptırmış olmak ve görmek istediğim şehirlerin en az yarısını görebilmiş olarak. 

Üniversiteden yeni mezun genç bir mühendis için iş hayatına ilk kez atılıyor olmak sıkıntılı bir süreç. Çoğunluğu için iş yerleri şehir dışındadır, bu yüzden her gün öğle arasında bile aynı insanları görmekten bunalırlar. Trafik, yol,uykusuzluk ve zamansızlık problemi çekerler. Düzenli bir ofis ortamı bulabilenler, görece şanslı kesimdedir. Bu durumlar daha da örneklenebilir. Ama çekilen en büyük sıkıntı, üniversite gibi çok rahat ve renkli bir ortamdan; iş hayatı gibi sıkıcı, resmi ve monoton bir hayata geçmektir. Yapılacak fedakarlıkları düşünsenize? Hafta içleri gece geç saatlere kadar oturmak yok, istediğin saate istediğin yere gidebilme yok. Öğle saatlerinde kahvaltı edebilmek, çok büyük bir lüks. İş görüşmesine girdiğiniz şirket, size bir meblağ öneriyor. Acaba bu meblağ, sadece emeklerinizin karşılığı mı yoksa vazgeçmek zorunda kaldığınız hafta içi özgürlüklerinizin karşılığı mı? Bu da, iş görüşmesinde sormak istediğim bir sorudur. Ama soramam, sen de soramazsın. Çünkü, kurmamız gereken cümleler bellidir, farklı cümleler kuramayız. 

Pazartesi günü, iş başvurusu formunu dolduruyordum. Formun en sonunda, ücret beklentimin cevabını almak isteyen bir soru vardı. Özgürlüğümün, vazgeçeceklerimin bedelini çıkarmak zorunda kaldım yoksa o formu inceleyen görevli gülmekten altına ederdi. Suratımı büzüştürerek bir değer yazdım. Kişilik envanterini doldurdum. Görevliye verip beklemeye başladım. Bölümden ve aynı zamanda görüşmeye gittiğim yerde çalışan arkadaşım kahve getirdi. Tecrübelerini anlatmaya başladı. Bir noktada ayıptır sorması ile başlayarak maaşları sordum. Benim beklediğimden bir asgari ücret kadar fazlaydı. O arkadaşım kahvesini bitirdi, işine döndü. Benim aklım ücrete takıldı ve gerçekleri gördüm. Görüşmeye geldiğim firma, sektöründe ülkenin en iyisiydi. Türkiye'nin en büyük holdingine aitti. Oranın adını CV'me yazdığımda, bir sonraki iş yerim beni işe alırken tereddüt yaşamazdı. Ve ben o ücrete, özgürlüğümü rahatça satabilirmişim. Trafiği de çeker uykumdan da fedakarlık edebilirmişim. Sonuçta, sayılar bizler için çok önemliymiş. 

Sayılar bizler için çok önemlidir. Dizilişleri ve birimleri hayatlarımızın en gerçekçi noktasıdır. Aslında nerede çalıştığın ve ne iş yaptığın çok da önemli değildir. Ay sonunda aldığın maaştır gerçek olan. Hane sayısı ve değeri ne kadar yüksekse, o kadar canlıdır ve o kadar gerçektir. Son beş yılda bağımlısı olduğumuz sosyal ağlara neden bu kadar bağımlı olduğumuzu düşündünüz mü hiç? Televizyondan bir şey öğrenmiyorum ki aptal kutusu o diyenler acaba Facebook'tan ne öğreniyor? Sürekli ve sürekli internet üzerinde bir şeyler araştırma ve öğrenme çabası içinde değiliz. Eğlence arıyorsak, sosyal ağlar bunu bir yere kadar ve sanal olarak sağlıyor. Vereceğiniz cevapların hiç biri beni tatmin etmeyecek. Ve bu cevapların gerçeği yansıtmadığını sizler de çok iyi biliyorsunuz ama kabullenemiyorsunuz. Bu bağımlılığın tek sebebi şudur: sayılar. Sosyal ağlar içinde, mastürbasyon yaptığımız için bu kadar vakit harcıyoruz. Mastürbasyon malzememiz da sayılar. Kabullenmek istemesek de bu sayılar bizlerin sosyal ağlar içerisindeki önem derecemizi gösteriyor. Bir şeyi sadece paylaşmak için paylaşıyorsanız ve aldığınız hitin önemi olmadığını içtenlikle söylüyorsanız, size saygım sonsuzdur. Ancak sizden şunu beklerim, sosyal ağların en büyük dayanak noktası sayılar olduğunu kabul etmenizi. Facebook'ta bir insanın arkadaşları, yeni profil düzeninde eskisine göre daha göze batacak yerde. Sayılar önemli olduğu için bunu sizin gözünüze sokarlar. Ve siz de ister istemez, kendi arkadaş sayınızla kıyaslarsınız. Yeni bir fotoğraf albümü oluşturabilirsiniz. Ancak bundan daha da önemli olan, o albümün ve içerisindeki fotoğrafların ne kadar like aldığıdır. Özenerek bezenerek girdiğiniz tweet, retweet edildi mi edilmedi mi? Hiç mi merak etmezsiniz. İnsanlar bloglarına işte bu yüzden sayaç koyuyor. Sayfasının kaç kere tıkladığını görebilmen, onun için zevk kaynağı. İstese kumanda panelinden sadece kendisi okuyabilir. Bir insan yeni işe başladıysa, çalışıyorsa veya terfi aldıysa öğrenmek istediğimiz ilk şey maaşıdır. Satış mühendisi ya da lojistik müdürü olmasının öneminin göstergesi, aldığı maaşıdır. Bu mastürbasyonu, dozunu her gün biraz daha aşağı çekmeye çalışsam da ben de yapıyorum. Fark ettiyseniz, suçlar ve saldırgan bir tavır içinde değilim bu sebeple. Son finalime girdiğim gün, mezun oldum tarzında bir şeyler yazmıştım Facebook'ta. Her like aldığımda, yüzümdeki gülümseme biraz daha genişledi. Sonuçta kariyer rekorumu kırdım. Listemdekilerin yüzde onu durumumu beğendi, ki bu büyük bir sayıdır , yirmi iki kişi yorum yaptı. Zaten bunlar olsun diye de o durum güncellemesini yapmıştım. 

Neyse, iyi geçen görüşmeden sonra mutlu bir şekilde trenle döndüm Haydarpaşa'ya. Nedendir bilmem, Kadıköy'e ne zaman adım atsam başım dönmeye başlıyor. Üzerimde tatlı bir yorgunlukla, baş dönmesiyle, işe girme ümidi ve hayalleriyle Kadıköy'deki Beşiktaş iskelesine yürümeye başladım. Aklımda kazanacağım parayla neler yapabileceğimin planları dönüp duruyordu bekleme salonuna girdiğimde. Kapıdan mat renklere ve gergin ruh haline bürünmüş Boğaz'ı izlerken, Haydarpaşa önünde "ulan İstanbul" diye başlayan cümleyi kuran İbrahim Tatlıses'i görür gibi oldum. Okul bitince hemen askere gitme ya da Bursa'ya dönme planlarımı Haydarpaşa önünden denize atmaya çalışıyordu. O sırada yanıma benden kısa boylu bir kız geldi, kulağında kulaklıları ve tek gözündeki yaşıyla. Acaba soğuktan mı diye düşünürken, yol verdim kendisine, bir adım arkasından vapura kadar hatta oturduğu yere kadar takip ettim ekose desenli kırmızı çoraplarını. Cam kenarına oturdu, ceketimin düğmesini açtıktan sonra ben de hemen yanına oturdum. Boğucu bir İstanbul havası vardı, ben de mutlu hissediyordum, o kızın gözündeki yaşın sebebinin soğuk olup olmadığını anlayamamıştım. Kız burnunu çekti, kulağındaki şarkının sesi biraz daha arttı, bir kaç damla seri gözyaşı geldi gözlerinden, ben de artık emindim. Vapur hareket ettiğinde, kızın kendisini birazcık da olsa iyi hissedebilmesi için bir şeyler yapmalı mıyım acaba diye düşünürken, oturduğumuz salonun bir yerinden gitar sesi geldi. O sırada her ne kadar mutlu olsam da, İstanbul'un boğucu havası beni de etkisi altına almıştı, önünden geçerken Haydarpaşa'nın tanık olduğum yangını hem gözlerimde hem yüreğimde canlanmıştı. Gitar çalan genç şarkıya girmişti: MFÖ - Yaşın 19. Ben de kıza döndüm, gözyaşları Boğaz'daki dalgalar gibi biraz daha şiddetlenmişti. Pardon. dedim, kız da kulaklıklarını çıkardı. Sorgulayan gözlerle bakıyordu, birisi şarkı söylüyor da, belki ilgini çeker diye düşündüm. O da dinlemeye başladı. Şarkının sonlarına doğru, bu sefer o bana döndü, tebessüm etti, omzuma yaslandı. Ben de kolumla sardım onu, biraz daha sokuldu bana. Gencin çaldığı şarkı değişti, kızın gözyaşları dinmişti. Elinde gitar kılıfıyla şarkı söyleyenin arkadaşı geldi ikinci şarkının ortalarında, kılıfın içinde bozuk paralar şıngırdıyordu. Şarkı bittiğinde, üçüncü şarkı gelmedi, bir fermuar sesi duyduk. Kız, omzumdan kalktı, elindeki kulaklıklardan birini kulağıma götürürken İşini bitirdi, parasını aldı ve gitti. O da herkes gibi, önce mutlu etti, sonra gitti. dedi. Tekrar omzuma yattığında, kulaklıktan az önce gitarcı çocuğun çaldığı şarkının melodisi gelmeye başlamıştı. 



Not: Sevgili insan kaynakları uzmanları, eğer bu yazıyı okuduysanız, hakkımda kötü bir şey düşünmeyiniz. Şirketinizde tüm motivasyonum ile yapabilidiğimin en iyisini yapmaya çalışacağım.