Sayfalar

8 Mart 2012 Perşembe

kelebek ve dalgıç giysisi

Lisenin son iki senesi, sıkı bir Leman takipçisiydim. Tek sayının eksik olmadığı, güzel koleksiyonumu hala saklıyorum. Eğer abimin koleksiyonunu atmasaydı annem, çok daha değerli bir hatıraya sahip olabilirdim bugün. Kelebek ve Dalgıç Giysisinin adını ilk kez, kendi koleksiyonum içindeki Leman dergilerinden birinde okumuştum. Hangisinde okuduğumu hiçbir zaman hatırlayamadım ancak kitabın yazarının ismi Jean-Dominique Bauby ve kendisinin başına gelen hastalığın adını hiç unutmadım: locked-in syndrome.

Kitaplar ile alakalı takıntılarım vardır. Sahibi olduğum ya da olmadığım fark etmez, herhangi bir kitaba asla eziyet edemem. Yeni gibi durmasını önemserim. Kitabın içine, tarih dışında başka çizik atmam. Sayfa köşelerini katlamamaya özen gösteririm. Bu takıntılarım sebebi ile, Kelebek ve Dalgıç Giysisi ile buluşmam, adını duymamdan yaklaşık yedi sene sonrasına rastlar. Kitabı Bursa'da bulamadım. İstanbul'a geldiğimde büyük kitapçıların stoklarında da hiç rastlayamadım kendisine. Eski kitapçılarda birkaç defa denk geldim ancak takıntılarım sebebi ile satın alamadım zira çok hırpalanmışlardı ya da sayfaları kalın ve upuzun çizgilerle doluydu. Kitap satan internet sitelerinde gördüğüm zamanlarda ise ne zaman sipariş vermeye kalksam, sanki gizli bir hayran devreye girip satın alıyordu bütün kitapları. Ocak ayı başında yakın arkadaşımın babası vefat etmişti. Kırkı için şubat ayı ortalarında Ankara'ya gitmiştik. Galatasaray maçı izlemek için ODTÜ Çarşı'ya gittiğimizde, oradaki kitapçıya uğradık. Ve orada, birkaç aydır aramayı unuttuğum kitap aklıma geldi! Sordum, vardı ve satın aldım.

Zaman kavramının ademoğlu için önemi büyük. Bunu tartışmayacağım. Ancak, zamanın bir birey, bir olgu gibi hayatımıza bilerek etki ettiğini düşünmeye başladım. Yapmamız, yapacağımız şeyleri öyle sürelere yayıp öyle şeyler ile denk getiriyor ki... Üniversiteye girer girmez "Fight Club"ı izlememiştim. Ortamda iki cümle daha fazla sarf edebilmek ya da birisini etkileyebilmek için bir filme ihtiyacım olduğunu düşünmeyerek hemen izlememiştim. Zaten film izlemeyi çok sevmiyorum kendimi bildim bileli. Bu yıl ocak ayı içerisinde izledim, zamanlamam müthişti bana göre. Yaşadığım kötü zamanların etkilerinin büyük kısmı silinmişti, ekonomik düzen içerisinde bir robot olmama az kalmıştı. Gözlemlediğim, üzerine düşündüğüm ve ulaştığım kendi sonuçlarımın büyük kısmını orada gördüm. Film boşlukları doldurdu, vizyonumu genişletti. Şu an kendime soruyorum, beş sene önce yeni yetmeyken izleseydim film bana ne katardı? Hiç.

Kelebek ve Dalgıç Giysisinin zamanlaması da en az Fight Club kadar mükemmel oldu. Yakın arkadaşımın babasının kırkına gittiğimizde sahip oldum kendisine. Hayatın gerçekten anlamsız bir şey olduğunu netleştireli çok olmuştu. Kitabı okumaya başlamıştım. Yengemin keyif adamı, güler yüzlü, gerçek Galatasaray'lı babasını akciğer kanserine kurban verdiğimiz günden bir gün sora bitirdim yüz yirmi sayfalık kitabı. Ve kendisi mükemmel bir boşluğu da doldurdu. Hayatın bir çamur yığınından farksız çok kötü ve anlamsız bir yer olduğunu, üzülmemiz gerekenleri dikkatli seçmemiz gerektiğini ve aslında bizi üzecek şeylerin sayısının çok sınırlı olduğunu söylüyorum. Ve bunu söylerken, hırsımızı, mutluluğumuzu ve iç huzurumuzu kaybetmeden dünya ile taşak geçmemiz gerektiğini de ekliyorum. Birisi bana "madem hayat çok boş, neden taşak geçmek için çaba gösterelim?" diye sorduğunda cevaplayabilmek için laf salatasına başvuruyordum. Artık laf salatasına gerek kalmadı, boşluğu Kelebek ve Dalgıç Giysisi doldurdu. Sadece sol göz kapağı ile yazılmış bir kitap.

Yaşadığı locked-in syndrom sebebi ile sol göz kasları haricinde hiç bir kası çalışmaz hale gelmiş Bauby'nin. Her şeyin farkında ve uyanık ancak felçli olarak on altı ay geçirmiş. Kendisini dalgıç giysisi içine sıkışan bir kelebeğe benzetmiş. Elle dergisinin yazı işleri müdürlüğüne kadar yükselen hayatı, ortada bir sebep yokken değişmiş. Günlük planlarını yaptıktan sonra, dergiden çıkıp evine giderken değişmiş hayatı. Hastaneye girmiş ve bir daha çıkamamış.

Kırk yaşında hala bir bebek gibi temizleniyor, döndürülüyor, siliniyor ve kundaklanıyor olmayı gün geliyor çok komik buluyorum. Tam bir çocukluğa dönüş ruhu içinde bunlardan karmaşık bir zevk bile  alıyorum. Ertesi gün ise bunlar bana çok acı veriyor ve hasta bakıcının yanaklarıma sürdüğü traş köpüğünün içine bir damla gözyaşı süzülüyor.

Çevirmenin ön sözde belirttiği gibi, Bauby bir "sebze" olmadığını ve yaşamaya devam ettiğini kanıtlıyor. Ön sözü okuduktan sonra ölmenin kişi tarafından verilebilecek bir karar mı yoksa iç güdümüzün sonuna kadar direniş göstereceği bir eylem mi olduğunu sorgulamaya girişiyorsunuz. Harflerin kullanım sıklığına göre sıralanmış Fransız alfabesinde, istediği harfe gelindiğinde sol gözünü kırparak harf harf anlatıyor anılarını, planlarını ve gözlemlerini. Aslından bizlerden farklı olmadığını söylerken, başkalarının bunu görememesinden yakınıyor.

Bütün bu neşeye ben de katılmak isterdim ama tek gözümü onlara yönelttiğim anda genç adam, nine ile evsiz, hepsi birden başını çeviriyor ve tavandaki yangın alarmını seyretmek için acil bir ihtiyaç sergiliyorlar. Anlaşılan "turistler" yangından çok korkuyorlar. 

Tek gözü ile bizlere ulaşmaya çalışırken, küçük yaşam simgelerinin önemini gözlerimizin içine kadar sokuyor Bauby. Uğruna hayatlarımızı kararttığımız şeylerin ne kadar önemsiz olduğunu bir kez daha bizlere anlatırken, en umutsuz koşulda bile nefes almamızı sağlayan yaşama iç güdüsünün mücadelesine tanık olmamıza imkan sağlıyor.

Şimdilik, şu ağzımda sürekli biriken tükürüğü yutabilsem dünyanın en mutlu insanı olabilirdim.

Bauby kitabın başında yaşadığı hastalığa rağmen senden benden farksız olduğunu hissettiriyor. Mutluluğunu, umudunu gizliyor harflerinin arasına. Sayfalar boyunca bunu korumayı başarıyor. Ancak kitabın sonlarına doğru dalgıç giysisinden kurtulamayacak olmanın gerçekliği ağır basmaya başlıyor. Acı ve düş kırıklıkları çıkıyor su yüzeyine. Umudu sönüyor, harflerin arasından yayılan enerji gittikçe sönükleşiyor.

Kapkara bir sinek burnumun üzerine konuyor. Kaçırmak için başımı oynatıyorum. Yapışmış sanki. Olimpiyatlarda seyrettiğimiz grekoromen güreşler bu kadar vahşi değildiler. 

Ortaya çıkardığı mucize kitap, Fransa'da çıktığı gün tükeniyor. Ve kendi hayatı da kitap çıktıktan dört gün sonra tükeniyor. Bauby şu harflerle veda ediyor bizlere:

Bu evrende dalgıç elbisemin kilidini açabilecek bir anahtar var mıdır acaba? Bu metronun son bir durağı yok mudur? Ya özgürlüğümü geri almaya yetecek kadar para? Belki de bütün bunları başka bir yerde aramak gerek. Ben oraya gidiyorum. 

Mutlaka okuyun.

Gizlice ağlamayı iyi beceriyorum. İnsanlar sadece gözlerimin aktığını düşünüyorlar.