Sayfalar

27 Temmuz 2012 Cuma

tutunamayanlar

Başlığı attıktan sonra, sadece altını çizdiğim pasajları paylaşıp sahneden çekilsem mi diye düşündüm. Çünkü Oğuz Atay'ın önzsözler ve yazarlarına yönelik eleştirilerinden sonra Enes Batur gibi bir insan bile kalemi eline almaya çekinmişken, "ben kim oluyorum?" diye sorguluyor insan kendini ister istemez. Ekrana boş gözlerle baktım, bir kaç girizgah yazıp sildim, bir miktar sigara tükettim. Yine de söylemek istediklerimi, bir doz cahil cesareti yardımı aldıktan sonra, söylemeye karar verdim.

İlk olarak Bir Bilim Adamının Romanı kitabı aracılığı ile sekiz ay önce tanışmıştım kendisi ile. Yazdığının sade bir biyografi olmasından çekinmiş, bu çekincelerini ve asıl yaratmak istediği eseri, amaçlarını Mustafa İnan'ın hayatının içine sıkıştırmış; Mustafa İnan'ın hayatını bir ansiklopedi makalesi olmaktan kurtarmayı başarmış müthiş bir zeka ile karşılaşmıştım. Tutunamayanları okumaktan çekinmiştim. Okuduktan sonra, Oğuz Atay'ın zekasının ve edebi özelliklerinin yanı sıra insani yanını biraz da olsa tanıyabildiğim için şanslı hissediyorum kendimi. Kendisinin günlüğünü okumadan ne kadar tanınabilirse... Bu kadar zeki bir adamın, karakterlerine isim soyisim seçerken rastgele davrandığını; Turgut'a Özben soyadını boşuna seçmediğini düşünüyorum. Belki de Oğuz Atay'ı anlatma işini kitaba Geleceği Elinden Alınan Adamın Geçmişi de Elinden Alınacak Diye Korkuyorduk isimli önsözü yazan Enis Batur'a bırakmak gerekir:

Oğuz Atay'ın çift portreli bir insan olarak düşünebileceği kanısındayım: Biri neredeyse "pozitivist", temel inançlarından soyutlanması güç, "dayanıklı" insan: Topografya kitabını, belki de Mustafa İnan'ın yaşam öyküsünü yazan, 1960'ların başında bir fikir dergisi çıkartmak için çırpınan kişi. Öteki, tam tersi oysa: Korkuyu beklerken tehlikeli oyunlara bile tutunamayan, gene de o oyunlarla yaşayan, geleceği elinden alınmış beyaz mantolu bir adam: Dipten sarsılmış, kırgın, hatta umutsuz biri: Günü geldiğinde yazdıklarının anlamına bile yetişemeyen Oğuz Atay.

Kitabı eline alınca insan biraz isminden dolayı biraz da kitabın arkasında yazan küçük burjuva dünyasına eleştiri yorumundan dolayı yoğun melankoliyle boyanmış salt eleştiri bekliyor. Kısmen doğru çıkıyor, çokça da yanılıyor bekleyen. Yoğun bir melankoli yok kitapta, aksine bir el işçisinin ince emekleri var. Zekice bir mizah, mizah yoluyla da ağır aşağılama var. Esasta iki güzel insan var, Selim intiharı ile Turgut'a kendisinin özünü bulması yolunda ışık olmuş. El işçisi, kitap boyunca aynı tekniği kullanmaktan olabildiğince kaçmış. Halet-i ruhiyeyi teknik terimlerle açıklamış. Yetmemiş, toplantı tutanağı tutmuş. Ansiklopedi yazmış, tarih yazıcılığına soyunup tarih uydurmuş, bunları yazarken güldürmüş. Yine yetmemiş, mısralarca uzunluğunda şarkılar yazmış; bu şarkıları yorumlamış. Günlük tutmuş, günlüğünde tutunamayanların hikayelerini anlatmış. Canım okuyucusunu sıkmamak için, güldürmüş: disconnectus erectus diye tanımlamış tutunamayanları. En çok hoşuma giden kısım ise, okuması hayli zorlayıcı olsa da, noktalama işaretleri kullanmadan  yazdığı kısım: maç spikeri gibi sunduğu baş rollerinde Selim, Turgut ve Günseli'nin oynadığı üç perdelik tiyatro oyunu, Olric'in penaltıdan bir golü var hem de deniz tarafına bakan kaleye.

"Küçük burjuva eleştirisi"ne ise ayrı bir paragraf açma gereği duyuyorum. Kitabı okurken bir yandan da "Kim bu küçük burjuva?" sorusunun yanıtını aramaya çalıştım. Kitap Turgut'un hayatı içinde ilerlerken sorunun yanıtı belli gibi geliyordu. Turgut; işinde başarılı bir inşaat mühendisi, evli ve iki çocuk babası, orta direk üstü bir insan olarak sergilenmişti okuyucuya. Sorunun yanıtından emin gibiydim. Acabalar da vardı, çünkü eleştiri sadece Turgut'un hayatına yönelik değildi. Kitabın sonunda Selim'in günlüklerine ulaşınca ve onları okuyunca yanıtın kısmen doğru olduğunu gördüm. Ben de kendi "küçük burjuva" tanımımı yapmayı başarabildim: küçük burjuva denirken hayvan olduğunu inkar edip kendine insan diyen yaratık kastediliyordu ve Tutunamayanlar bu canım insanların yaşama alternatif olarak icat ettiği hayata doğrudan saldırıyordu.

Oğuz Atay'ın affına ve kör cahilliğime sığınarak yazdığım bu satırlardan sonra, altını çizmek yerine bir kenara not aldığım cümlelerin tamamı ile tutunamayanlara saygımı sunuyorum.

Öğrendikten sonra; bütün zorluklar geride kaldıktan sonra; vücudun her parçasında, başlangıçta bu makina kadar kör ve inatçı olan direnmenin yumuşadığını, dokunmanın mümkün olduğunu gördüğü zaman, yazık ki geçiş süresini unutuverir insan. İleride, yeni bir denemeye girmek üzere olduğu anda, hiçbir yararı dokunmaz: yada dokunmayacakmış gibi gelir yaşanmış olanın.

Kültür, sadece bazı isimleri hatırlamaktan ibaret değildir. deniliyordu. Kültür, bu isimleri yerli yerinde ve başka isimlerle münasebetini bilerek kullanmak demekti. 

Gene sözünü keseceğim. Ne olur, oraya girmeyelim. Ben kayboluyorum orada.

İnsanlar kendi söyledikleri ile ilgilidir çoğu zaman.

İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse, diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için insan, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir. İngilizlerin afyonla birlikte dünya piyasasına sürmüş oldukları bu kurnazlık, yüzyıllardır insanlara hayatı zehir etmektedir.

"Tanışıyor muydunuz?" Her zaman, birisi sizden önce davranır. Oysa, gelip geçici biridir bu. Sinemada, sizden önce, son boş koltuğu alan kör bir yabancı.


Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum.

Bir dostun varlığı güzel bir şeydir: fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan.


İnanmıyorlar ki. Elle tutulur deliller istiyorlar. Yok canım, o kadar değil, diyorlar her zaman. Ölmezsin, diyorlar. Bu da geçer... Olaylar haklı çıkarıyor onları çoğu zaman. Milyonda bir de olsa yanılma, ağır ve elim yanılma sessizce belirince... Milyonda bir için hayatı zehir etmeye değer mi? diyorlar onlar. Onlar, biz, hepimiz...


Siz de benim gibi
Günleri
Sevgiyle isteyerek
Değil de, takvimden yaprak koparır gibi gerçek
Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa


Bence
Alyuvarlar, akyuvarlar, bir de alaturkadan mürekkeptir
                                                                                kanımız


Şol cennetin ırmakları, akar Allah deyu deyu.
Öğle namazında güneş, yakar Allah deyu deyu.
Geç katıldı bu kervana, Allahım yakındır sana,
Bir o yana bir bu yana, bakar Allah deyu deyu.
Burası Allah yapısı, açılsın cennet kapısı,
Bu imtihansa hepsi çakar Allah deyu deyu.
Bu kervanda hepsi yaya, rastlanmaz beye, ağaya,
İnsan aklını duaya, takar Allah deyu deyu.
Dualar bağlı toprağa, düşünce saplı batağa,
Gene camiden sokağa, çıkar Allah deyu deyu.


"Önce kelime vardı" diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık... Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenmeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.


İyi olamadık, bari kötü olalım, dediler.


Bir yerde söz biter: iki kişi kendini tekrarlamaya başlar. Yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece. Hemen kaçacaksın ki aklın orada kalır.


Bu akşam senin şerefine iyilerimi giydim.


Çorabın bitip etin başladığı yere dokunmaya bayılırım doğrusu. Bacakta, eşyanın bitip insanın başladığı yer elin altında, vücudun duygulara karşılık vermeye başladığı nokta.


İnsanlar gibi eşya da halden anlayacak: insana karşı kör ve anlamsız direnmeden vazgeçecek.


Sigaralar birer ikişer yakılıyordu, kibritler tablalara bırakılıyordu: her harekette bir yumuşaklık, bir güngörmüşlük göze çarpıyordu. Hiç acele edilmiyordu. Şaşırtıcı ve yeni hiçbir şey beklenmiyordu. Her sabahın, bütün sabahlar gibi bir sabah olması bekleniyordu. (Devlet dairesi)


Demek babalar kızlarını hep bu iki sınıfa verirlermiş. Kızımı bir memura verdim, kızımı bir subayla evlendirdim! Demek o zaman insanla evlenme adeti yokmuş.


Matematik imtihanından önce de böyle olmuştum. Asistan soruları yazdırdı. Hiçbirini bilmiyormuşum gibi geldi bana. Sanki önceden hiç duymamışım. Kağıda öyle bakıyorum. Nereden başlayacağımı bilmiyorum: tereddütler içindeyim. Kimse de yardım etmiyor. Asistan başıma dikildi. Benden iki satır fazla bilmenin gurur içinde. Oysa Gauss'un yanında o da bir hiç. Farkında değil.


Hayatında ilk defa başka bir insan olma özlemini duydu. Hiç bilmediği bir içkinin susuzluğu gibi bir duygu. Değişebilmek. Kendinin bile tanıyamayacağı yeni bir varlık olmak. Bütün canlıların olanca gücüyle karşı koydukları bir değişim, bir başkalaşım.


Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti.


Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: "Buraya kadar!" dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, daha önce haber vermiştik, derler onlar. Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskitildiğini söylemiştik. Sevginin ölümünü her pazar çanları çalarak ilan etmiştik. İşte onların kanunları böyle.

Birbirlerine benzeyen güler, yaşarken nasıl geçtiği anlaşılmayan günler, tarih düşürülmesi imkansız günler. Günler birbirini kovaladı. Pazartesi oldu, sonra pazar, sonra gene pazartesi, sonra gene pazar, oldu. Yakalamaya, yetişmeye imkan yoktu: sonra gene pazar oldu. Geç kalkıldı. Kahvaltı, büyük kahvaltı, geç yapıldı. Pazar gazeteleri okudu, bilmeceler çözüldü: gene aynı bilmeceler. Evde yemek verildi, başka evlere yemeğe gidildi. İlk bakışta sizin evinize benzemeyen, aslında birbirine benzeyen evlerde yemekler yendi. ... Ne önemi var? Hep aynı evde yiyoruz, hep aynı telaşla aynı hazırlık, aynı kravatı taktım, bütün beyaz gömlekler birbirine benziyor. ... Mehmet'in karısı bana, Turgut diyeceğine Kaya dedi. Ağzından öyle çıktı. İsimler, birbirinden farklı yaratıkları ayırt etmek içindir; bizleri değil. Biz aynı türün örnekleriyiz. Kayamehmetturgutgillerdeniz. Yaa! Ön ayaklarımızla yemek yeriz, duyargalarımız başımızın iki tarafındadır, arka ayaklarımızla yürürüz. İkideliklilerin gecelerinihepbirliktegeçirengiller familyasındanız. Dişilerimiz yuvayı yapar, erkeklerimiz yiyecek taşır, leylekler de yavrularımızı getirir. Yazın da göçmen kuşlar gibi sayfiye yerlerine taşınırız. Yalnız başımızda ve oramızda kıl vardır. 

Ölümü bilerek yaşıyorum Olric. Yaşamanın anlamını bilmek için, ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum.

Alışkanlıktan başka bir şey bilmedikleri için, sizin de yokluğunuza alışacaklardır.

Her gün yeni baştan yaşamak mümkün olacak mı dersin? Bir gün öncesine korkak bir bezriganlıkla sarılmadan yaşayabilecek miyiz? Yoksa, yarından korktuğumuz için, düne köle gibi bağlanacak mıyız? 

Hareketleri o kadar ağır ki, insan sıcak bir yaz gününde güneşe bakarken duyduğu yorgunluğu yaşıyor onunla.

Bütün hayatımızı yersiz çekingenlikle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?

Acele etmemeli: önümüzde bütün hayat var.

"Kan ter içinde uğraşarak tutunmaya çalıştığımız bu dünyanın pisliği içinde, gerçek bir mücadelenin küfür ve leş kokan hikayesini bulacaksın bu kitapta..." 

Birini sıkıntıda görünce çocuk gibi oradan kaybolmak istiyorum. Korkaklıktan değil; kendimi onun yerine koymaktan.

Şehrin üstüne çirkinlik yığınları çökmüştü. Mimarıyla, mühendisiyle, ressamıyla, yazarıyla bütün aydınların, rahatsız olmadan bir köşesinde yer almaya çalıştığı, bir köşesine tutunmaya çalıştığı çirkinlikler.

İlk çekingenlikler ne kadar tatlıdır. Oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır. Bütün gücüyle büyüyü bozmak, buzları kırmak için uğraşır.

Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur.

Onun gibi birine hizmet etmekten şeref duyardım. Bütün savaşlarına gönüllü katılırdım. Bütün düşmanları, insana bu güzel hayatı zehir eden bütün kötü hayalleri toz ederdim onunla birlikte olsaydım efendimiz. Yalnız güzel hayallerin yaşamasına izin verirdim; bütün hayallerin yalnız güzel olduğunun düşünülmesine, böyle yorumlanmasına izin verirdim. (Olric'in Don Kişot hakkında düşündükleri)

İnsanların yalan söylemesi için bir gerekçe görmediğinden, onlara inanmakta güçlük çekmiyordu. İnsanlara inanmadan, onlarla birlikte olmanın mümkün olmadığını sanıyordu. İnsanlara inanmadığı zaman onlardan kaçıyordu. Söylenenlere inanmadığı zaman, inanır görünmenin, insanlara ihanet etmek olduğunu düşünüyordu ve bu ihanetin anlaşılmaması için, ortalıkta görünmemeyi tercih ediyordu.

Tanrı, tutunamayanlardan rahmetini esirgemesin. 

Dünyada bir tane kahraman bulunmalı. Tek başına yaşayanlara cesaret vermeli.

Yaşamaktan utanıyordu herhalde. Hayata karşı ayıp oluyordu.

Sahte olmaktansa yaşamamak iyidir Turgut.

Sevmek zor geliyor. Alışmamışım, yoruluyorum. Her an sevdiğimi düşünemiyorum. Bazen atlıyorum. Boşluklar oluyor. Bunları boş sözlerle doldurmaya çalışıyorum. Oysa ben her an sana bakmak, bir sözünü kaçırmama; bir kıpırdanışını, yüzünün her an değişen bütün gölgelerini izlemek, her an yeni sözler bulup söylemek istiyorum. Bütün bunlar beni yoruyor. Sen orada duruyor ve beni seyrediyorsun sadece. Senin için sevmek, su içmek gibi rahat bir eylem. Ben her an uyanık olmalıyım. 

Allahım ne kadar çok işim var ben gidiyorum müsadenizle sizi sevmek için eve gidiyorum

yaşamakta geç kaldım sabrım tükendi

evet başıboş dolaşırdık sokaklarda sahibimiz yoktu sokakları severdi bu kirli şehrin birbirine hiç benzemeyen sokaklarını caddelerini vitrinlerini

benim gibi okusaydınız kirli sokakları yosunlu duvarları çarpık taşlı binaları severdiniz tanışmadan severdiniz insanları

yaşamak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz

her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet sandım gücendim

yaşamak artık beni yoruyor önemli bir olay yaşamadan sadece yaşamak yordu beni

bu huyuna alışırlar senin aramanı beklerler bir yandan da hazindir sen aramayınca kimsen yoktur yalnız başına yaşarsın yalnızlığını

Mehyaneler işportacı psikyatristlerle dolu. 

Yaslı gittik şen geldik yedi tepeden geldik aç kapıyı bezirgan bonjour demeden geldik.

Hiçbir şey yapmadan, aptalca bir düzen içinde yaşarken kimse görmüyordu. Sonra, alışılmışın dışında en küçük bir davranışını görüyorlardı.

Yer yer bulutlu olacak, demişti radyo. Belki bulutlu olmayan bir yer buluruz efendimiz.

Ne kadar iyisin Olric. Benim bütün ihanetlerime göz yumuyorsun ve bana doğru yolu göstermiyorsun.

Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa, öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık. 

Doğru: aydınlardan başka hiçbir kalabalık kendi hakkında yazılan eserleri okuyacak sabrı göstermez.

Şimdi düşünüyorum da... diye başlayan sözler vardır ya: işte ondan.

Emekli ihtiyarlar gibi herkese ağrılarımdan yakınıyorum. Şakaya getirerek söylüyorum tabii. Herkesle birlikte gülüyorum durumuma. Daha doğrusu, güler gibi yapıyorum. Benimle birlikte oldukları zaman genellikle gülerler. Öyle alıştırmışım.

Sabahları uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor.

Akıldan uzaklaşmak istiyorum. Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum. Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim aptal insan arıyorum. 

Galsworthy'nin hikayesindeki gibi, elma ağacının altına gömmezler ki insanı. Rüzgarlı, yeşil bir bayırının manzarasına karışmaz ki insan.

Gidişinde, bilgisizliğinin güzelliği vardı.

... hayatın hızlı akışı içinde, küçük anları sonsuza kadar yaşayamayacağını sezince, önce büyük bir ümitsizlik ve korkuya kapıldı ...

Moment adında bir kavram: ne otobüste çıkar karşınıza ne sinemada. Kimse birbirini öldürmez moment yüzünden.

İsa-Mesih de söylüyor insanların kendi ülkesinde peygamber olamayacağını.

Görünüşümde öyle bir saflık vardı ki yaşayaşıma herkesin karışabileceği izlenimini bırakıyordum. Bu nedenle yakamı bırakmadılar.

Herkesin istediği gibi yaşadığı o uzak ülkenin özlemini duyuyorum. Belki de bu ülke çok yakın. Uzak olduğunu nereden çıkardım? Belediye otobüsüyle filan gidilebilir oraya. Gene kapıları çalıyorum. Soruyorum: burada da eskiden nasıl tanınmışsam öyle davranmak zorunda mıyım? Çok iyi bildiğim şeylerde bile şaşırma hakkı verilecek mi bana? Hangi gün doğduğumu bir an için unutsam, yüzüme garip garip bakılmayacak mı? Bakılsa da, bir gün olur hatırlar, bir gün olur düzelir, bir gün olur eskisi gibi normal duruma gelir gibi yorumlar yapılacak mı arkamdan?

Tutunamayanların peşine takılıp gitmişim. Bu insanlarla yaşamak nasıl olurdu acaba? Onlarını anladığımı, yaşantılarına katılmak istediğimi söylerdim. Her birinin arkasından sürüklenirdim bir süre. Hiçbir yaşantıyı bitiremezdik. Hiçbirisinin yaşantısı bitmiyor ki. Yarabbim ne güzel olacaktı! Sonunu bilmemenin, sonu olmadığını bilmemenin güzelliğini yaşardım. Hiç bitmeyecek yarım yamalak yaşantıların özlemi var içimde.

Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?

Gerçekleri kötü bir biçimde taklit edecekleri yerde, hiçbir değer yargısının karışmadığı bir düzen ruhlarını geliştiriyordu. Hırslardan ve kıskanmalardan uzak hayatın içinde ve onun çirkinliklerine meydan okuyan bir davranıştı bu.

Sonra, Olric'le birlikte istediğimizi yapacağız. Romanlar yazacağız: bitip tükenmeyen romanlar. "Tutunamayanların Sonu", "Tutunamayanların Dönüşü" gibi. Tutunamayanların romanı biter mi?

2 Temmuz 2012 Pazartesi

bekler insan

İnsan bekler.

Ya da daha romancı ve romantik yaklaşımla;

Bekler insan...

Hayatı bir yola benzettiğimde, lise hazırlık yılıydı. Düşün işte, bundan dokuz sene öncesi. Çok farklı sorunlarım vardı o zamanlar. Geriye baktığımda, asla gülüp geçmiyorum onlara, çünkü o zamanlar onlar benim ciddi sorunlarımdı. O tarihten yedi sene sonra, yatağımda bir hatun bendeki garipliği bana sormuştu. Verecek cevabım yoktu, yedi sene önceki yol tanımını yapmıştım, yedi sene önce kurduğum cümlelerin bir tanesini bile hatırlamadan. Ancak ortak noktası, iki ayrı tarihte de bekliyordum. Hiç mi ilerlemiştim? Hep yol kenarında akan yolu mu izlemiştim? Hiç mi karışmamıştım trafiğe?

Bu yetinememek mi, tatmin olamamak mı? Hayatımın en önemli sorusu bu. Yaşamın sırrı, tanrının varlığı ya da başka çözülememiş gizem zerre umurumda değil. Emin olduğum bir şey var, tanrılar beklemeyi benim ruhum yaratıldığında kulağıma üflemişler. Zavallı annecim bana hamile kalmadan önce bir hastalığa tutulmuş, benim doğmam için hamile olduğunu anladıktan sonra bir kez bile yataktan çıkmamış. Aylar boyunca aynı battaniyenin üstünde yatmış. O battaniye hala durur. Ara sıra o battaniyeye sarılırım, koklarım. O battaniye benim bekleyişimin ilk tanıdığıdır. Yaşam ve ölüm de, iyi ve kötü de o battaniyeye dokunmuştur benim için. Ben öyle hissederim.

Yine o sene içerisinde, birkaç ay öncesinde bir kadınla tanışmıştım. Bal kıvamında gülüşü vardı, dudakları bir bal gibi telaşsızca akardı yanaklarına. Gülümsemesi tam oluştuğunda ise çekilen gözleri ve kusursuz kaşları dudakları ile müthiş bir paralellik oluştururdu. Yüzü durulduğunda, kaşları asaletinden zerre değer yitirmezdi. Dudakları yine oldukları yerde toparlanır, sıkılacak bir yanak kıvamını alırdı. O güzel yüzü, vücudu gibi narin bir boyun taşırdı. Kırılır diye koklamaya korkacağın ancak kokusuna doyamayacağın bir boyun...

Ben yolun kenarına beklerken ara ara uğradı yanıma. Bazen ben el ettim, bazen kendisi geldi. O çok sevdiğim ıhlamur kokulu gecelerinde Beşiktaş'ın, yürüyüşüme sohbeti ile eşlik eden en önemli kadındı. Onun bal gülüşü, sokak lambalarının turuncuya çalan ışığı ile boyanmış arnavut kaldırımlı sokaklarında Beşiktaş'ın güzelim ıhlamur kokusuna katılır kurduğu cümleler ile ruhuma akardı. Bir süre sonra muhabbetimiz iyice azaldı, görüşmez olduk. Sonunda ise hayatında başka birinin olduğu öğrenmiştim, yine Beşiktaş'ın arnavut kaldırımlarının üzerinde. Ben ise emniyet şeridinde, akan trafiğin baş döndürücü hızını izlemeye kendimi kaptırmıştım.

O, kendisinden hoşladığımı bildiğini zannediyorum. Bunu davranışlarımdan çıkarma ihtimalini geçtim, ikimizinde yakın arkadaşı olan bir insan vardı, ondan duymuştur. Çıkarımını yaptığı ya da duyduğu şey yanlıştı, hem de o zamanlar hayatımda yanlış olan çoğu şey gibi büyük bir yanlıştı. Çok ruhsuz mu görünüyordum? Evet. Çok mu umursamaz görünüyordum? Evet. Ben, kendimi davranışlarımla yanlış anlatıyordum. Ruhsuzluktan ziyade hep ruhum eriyordu. Avuçlarımın içinden akıyordu erimiş metal gibi, ellerim yanıyordu. Ruhum acıdan zonkladığı için beynimi kandırıyordum umursamamaya çalışarak. Kendimce hayata tutunmaya çalışıyordum, hayatı tutmaya çalışıyordum. Dumanlar çıkararak avuçlarımı yakan halatın izlerini hala görüyorum avuçlarımın içlerinde. Ruhuna beklemek eylemi fısıldanmış insan, hayatı durdurarak yakalamayı denememeliydi.

O kadının bildiği şeyin doğrusunu o zaman söylemeyi gururuma yediremedim. Muhabbetimiz devam ederken hayatın, Boğaz'ın, Beşiktaş'ın, ıhlamur kokusunun beni daha çok sevmesi mucizesini bekledim; kendisinden önceki dört ağabeyini daha doğmadan yitirmiş, hayatındaki mucize haklarının tamamını doğmak için harcamış bir insan olarak. O kadının bildiğinin doğrusu ise; sevdiğime inandığım, daha çok sevebileceğim hatta sevdiğim olduğu idi. Üzerinden üç sene geçti. O kadın sevdiğim son kadın oldu.

O'nu hiç erişememiş olsam da, artık hiç muhabbetimiz kalmamış olsa da, üzerinden yıllar geçmiş olsa da hala ve hala kıskanırım.