Sayfalar

2 Temmuz 2012 Pazartesi

bekler insan

İnsan bekler.

Ya da daha romancı ve romantik yaklaşımla;

Bekler insan...

Hayatı bir yola benzettiğimde, lise hazırlık yılıydı. Düşün işte, bundan dokuz sene öncesi. Çok farklı sorunlarım vardı o zamanlar. Geriye baktığımda, asla gülüp geçmiyorum onlara, çünkü o zamanlar onlar benim ciddi sorunlarımdı. O tarihten yedi sene sonra, yatağımda bir hatun bendeki garipliği bana sormuştu. Verecek cevabım yoktu, yedi sene önceki yol tanımını yapmıştım, yedi sene önce kurduğum cümlelerin bir tanesini bile hatırlamadan. Ancak ortak noktası, iki ayrı tarihte de bekliyordum. Hiç mi ilerlemiştim? Hep yol kenarında akan yolu mu izlemiştim? Hiç mi karışmamıştım trafiğe?

Bu yetinememek mi, tatmin olamamak mı? Hayatımın en önemli sorusu bu. Yaşamın sırrı, tanrının varlığı ya da başka çözülememiş gizem zerre umurumda değil. Emin olduğum bir şey var, tanrılar beklemeyi benim ruhum yaratıldığında kulağıma üflemişler. Zavallı annecim bana hamile kalmadan önce bir hastalığa tutulmuş, benim doğmam için hamile olduğunu anladıktan sonra bir kez bile yataktan çıkmamış. Aylar boyunca aynı battaniyenin üstünde yatmış. O battaniye hala durur. Ara sıra o battaniyeye sarılırım, koklarım. O battaniye benim bekleyişimin ilk tanıdığıdır. Yaşam ve ölüm de, iyi ve kötü de o battaniyeye dokunmuştur benim için. Ben öyle hissederim.

Yine o sene içerisinde, birkaç ay öncesinde bir kadınla tanışmıştım. Bal kıvamında gülüşü vardı, dudakları bir bal gibi telaşsızca akardı yanaklarına. Gülümsemesi tam oluştuğunda ise çekilen gözleri ve kusursuz kaşları dudakları ile müthiş bir paralellik oluştururdu. Yüzü durulduğunda, kaşları asaletinden zerre değer yitirmezdi. Dudakları yine oldukları yerde toparlanır, sıkılacak bir yanak kıvamını alırdı. O güzel yüzü, vücudu gibi narin bir boyun taşırdı. Kırılır diye koklamaya korkacağın ancak kokusuna doyamayacağın bir boyun...

Ben yolun kenarına beklerken ara ara uğradı yanıma. Bazen ben el ettim, bazen kendisi geldi. O çok sevdiğim ıhlamur kokulu gecelerinde Beşiktaş'ın, yürüyüşüme sohbeti ile eşlik eden en önemli kadındı. Onun bal gülüşü, sokak lambalarının turuncuya çalan ışığı ile boyanmış arnavut kaldırımlı sokaklarında Beşiktaş'ın güzelim ıhlamur kokusuna katılır kurduğu cümleler ile ruhuma akardı. Bir süre sonra muhabbetimiz iyice azaldı, görüşmez olduk. Sonunda ise hayatında başka birinin olduğu öğrenmiştim, yine Beşiktaş'ın arnavut kaldırımlarının üzerinde. Ben ise emniyet şeridinde, akan trafiğin baş döndürücü hızını izlemeye kendimi kaptırmıştım.

O, kendisinden hoşladığımı bildiğini zannediyorum. Bunu davranışlarımdan çıkarma ihtimalini geçtim, ikimizinde yakın arkadaşı olan bir insan vardı, ondan duymuştur. Çıkarımını yaptığı ya da duyduğu şey yanlıştı, hem de o zamanlar hayatımda yanlış olan çoğu şey gibi büyük bir yanlıştı. Çok ruhsuz mu görünüyordum? Evet. Çok mu umursamaz görünüyordum? Evet. Ben, kendimi davranışlarımla yanlış anlatıyordum. Ruhsuzluktan ziyade hep ruhum eriyordu. Avuçlarımın içinden akıyordu erimiş metal gibi, ellerim yanıyordu. Ruhum acıdan zonkladığı için beynimi kandırıyordum umursamamaya çalışarak. Kendimce hayata tutunmaya çalışıyordum, hayatı tutmaya çalışıyordum. Dumanlar çıkararak avuçlarımı yakan halatın izlerini hala görüyorum avuçlarımın içlerinde. Ruhuna beklemek eylemi fısıldanmış insan, hayatı durdurarak yakalamayı denememeliydi.

O kadının bildiği şeyin doğrusunu o zaman söylemeyi gururuma yediremedim. Muhabbetimiz devam ederken hayatın, Boğaz'ın, Beşiktaş'ın, ıhlamur kokusunun beni daha çok sevmesi mucizesini bekledim; kendisinden önceki dört ağabeyini daha doğmadan yitirmiş, hayatındaki mucize haklarının tamamını doğmak için harcamış bir insan olarak. O kadının bildiğinin doğrusu ise; sevdiğime inandığım, daha çok sevebileceğim hatta sevdiğim olduğu idi. Üzerinden üç sene geçti. O kadın sevdiğim son kadın oldu.

O'nu hiç erişememiş olsam da, artık hiç muhabbetimiz kalmamış olsa da, üzerinden yıllar geçmiş olsa da hala ve hala kıskanırım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder