Sayfalar

31 Temmuz 2013 Çarşamba

kaiken

Olmamış.

Jean-Christophe Grangé'in bugüne kadar çıkardığı bütün kitaplarını okumuş hayran bir okuru olarak, genel kanı olarak beğenilmeyen kitaplarını bile genel kanının aksine beğenmiş biri olarak, bu kitabı ile söyleyebileceğim ilk kelime bu. Her kitabında olduğu gibi kitabına seçtiği kahraman ve katil profilleri mükemmele yakın olsa dahi konu öyle bir hayal kırıklığı ile bitiyor ki, son sayfayı kapattıktan sonra aklımdan geçen cümle bu oldu. Basitçe kitabın konusuna değinelim.

Küçük yaşlarda öksüz kalan Passan, yetiştirme yurtlarında gençliğini geçirir, yasadışı işler yapar. Kendisine baktığı için devletine olan borcunu ödemek adına polis memuru olur ve ilk yıllarında geçmişine, kültürüne hayranlık duyduğu Japonya'ya gider. Orada Naoko ile tanışır ve aşık olur. Passan'ın beklediğinin aksine Naoko, Japon kültürüne sırt çevirmiş geleneklerin özgür Japon gençleri yetişmesine engel olduğunu düşünen, Batı hayranı bir insandır. Yıllar sonra Fransa'da evlilikleri bitme aşamasına gelmişken, sapkın bir katilin işlediği seri cinayetlerin peşine düşer Passan. Doğumcu lakaplı Guillard, hamile kadınları öldürürken rahimlerinden çıkardığı bebekleri ise yakmaktadır. Olay Passan ve Guillard arasında hesaplaşmaya dönerken, bir anda bu düllonun kuralları bozulur ve Passan'ın ailesi hedef alınır. Passan ailesini özellikle çocuklarını korumak için gerekli önlemleri almaya çalışırken, aldığı bir haber olayların farklı bir boyuta taşınmasına ve farklı bir ülkede sonuçlanmasına neden olur. Bir yandan da Fransa'dan Japonya'ya uzanan bu macerada, Passan ile Naoko'nun evliliklerinin tüm aşamalarına, birbirlerinden uzaklaşmalarına ve tekrar yakınlaşmalarına tanık oluruz.

Grangé, teknik olarak Ölü Ruhlar Ormanı ve -okuduğum ancak henüz bu blogta paylaşmadığım- Sisle Gelen Yolcu'da başarıyla uyguladığı tekniği tercih etmiş. Yine hikayeye yasa koruyucu kahramanımızın gözünden ortak oluyoruz, yine katilin kim olduğunu biliyoruz ve yine polisin, katilin bir adım gerisinde hemen ensesinde olduğu müthiş bir takibin içindeyiz. Diğer kitaplarında olduğu gibi kahramanlarını kusursuz bir şekilde sahneye koyuyor, dekor olarak kullandığı Fransa'yı olabildiğince saydam anlatıyor.

Gelelim "olmamış" dediğim noktaya. Grangé'nin fantastik bitirişlerine alışığım. Ancak Kaiken'deki bitiş, sürprizden ziyade, "bu mu yani?" hissiyatı yaratıyor okurda. Çözüm bölümünün gerek ana konuyla bağlantısı, gerek kitabın kalan bölümlerinde yazar tarafından sonuca yönelik doğru/aldatmaca yönlendirmeler hafif kalmış. Belki şaşırtıcı bir son olarak nitelendirilebilir ancak altı dolu bir son olmamış. Ayrıca, başka kitaplarında geçen diğer ülke ve kültürlerini en az Fransa kadar başarılı işleyen yazar, Japonya konusunda bu başarıya ulaşamamış. Karakterler üzerindeki Japon kültürü etkisi soluk bir makyaj gibi kalmış, Japonya'da geçen sahneler ise sanki Fransa'da kurulduğu her halinden belli olan bir platoda çekilmiş film sahneleri gibi yapay kalmış.

Passan ölümden korkmayan bu insanlara hayranlık duyuyordu. Saygının ve şerefin her şey olduğu, "bahtiyar insanlar"ın sıkıcı yaşama mutluluğunu hiçe sayan bu insanlara. 

Bir Japon için hayat, ipek kumaş parçasına benzerdi. Önemli olan uzunluğu değil, kalitesiydi. Yirmi, otuz veya yetmiş yaşında olmanın bir önemi yoktu; yaşanılan hayatın lekesiz ve günahsız olması gerekiyordu. Bir Japon intihar ettiğinde önünde değil (ahirete inanmazdı) arkasına bakardı. Üstün bir sebebin - şogun, imparator, aile, şirket... - ışığında kaderini değerlendirirdi. Bu bağlılık, bu şeref duygusu dokumanın atkısıydı. Üzerinde ne bir cüruf ne de bir leke olmalıydı. 

Kısacası ölümden değil, yaşamdan korkuyordu. Vicdan azaplarıyla ve alçaklıklarla dolu, eksik bir yaşamdan korkuyordu.

Kabus, bastırılmış, geri plana itilmiş bir isteğin gerçekleşmesi, görsel açıdan ön plana çıkmasıdır. - Freud

Modern insanın süslemeye ihtiyacı yoktur. Bundan nefret eder... - Adolf Loos

Ben bütünüm. Ben ateşim ve huzurum. Ölüm ve esenliğim.

Fransızcada "Ambulansa ateş etmek" diye bir deyim vardı. Ama o ambulansı bomba ile havaya uçurmuştu.

Dünkü çiçekler bugünün rüyalarıdır. 

Çünkü kin, uzun vadede hep kazanır. 

13 Temmuz 2013 Cumartesi

yalandan da olsa IV

Öncülleri için:
Yalandan da olsa I
Yalandan da olsa II
Yalandan da olsa III


Değişimler hayatın dinamikleridir, hayatı dinamik kılan dönemeçlerdir.

Sadece ademoğlunun değil eşyanın da doğal özelliğidir atalet. Bir konfor sahası oluşturup orada tembellik etmek en büyük hobisidir. Statik durum sadece insan için değil bilim içinde kolaydır. İnsanın en büyük düşmanı içindeki bu atalet kuvvetleridir. Çoğu zaman teslim olur hangi kuvvete teslim olduğunun farkına varmadan. Bazen bir kaç akşam yemeğini aynı yerden yemekle gösterir. Bazen tercih edilen mekanlarda vücut bulur. Bazen de hayatın tamamen kendisinde. Belki bir kaç metrekareye, bir kaç insana alışmıştır sözü geçen insan. Rahatsız olsa dahi çıkamaz o çemberin içinden. Asıl cevap bulunması gereken soru; söz konusu insan çemberin içinden çıkamamakta mıdır yoksa çıkmak mı istememektedir?

Bu noktada değişimler girer insanların hayatlarına. Bir değişimin üç aşaması vardır. İlki virajı görmektir, devamını sezmeye çalışmaktır. Bu aşamada insan kararını vermelidir; statik durumundan çıkacak mıdır yoksa virajı almayacak mıdır? İkincisi ise virajı yaşamaktır. Viraj uzun ya da kısa olabilir, keskin ya da yumuşak olabilir, düz ya da dönüş yönüne göre içe doğru eğimli olabilir. Bu aşamada insanoğlunun en büyük mücadelesi atalet kuvveti iledir. Zira eşya hareket kazandıkça, eylemsizlik onu durdurmak için daha da kuvvetlenecektir. Ve insanoğlunun en temkinli olduğu aşama budur, çünkü eşya viraj içerisinde dönerken her an yoldan çıkabilir. Temkini oluşturan ise fiziksel olarak var olmayan merkezkaç kuvvetidir. İnsanın beşeri özelliklerinden biri olan yoldan çıkmasına karşı koymaya çalışır. Son aşama ise virajdan çıkış ve ilerlemedir. Bu en rahat aşamadır, çünkü değişim gerçekleşmiş, yeni alışkanlıklar kazanılmaya, yen konfor sahaları kurulmaya başlamıştır. Bütün karşı koyulan, ilişki kurulan kuvvetler tatlı birer anı olmuştur.

İnsanlar değişimlere farklı tepkiler gösterirler. Değişimler sırasında en mutlu insanlar, gözleri kapalı viraja giren insanlardır muhakkak. Çok fazla kuvvet hesabına girmezler, çok fazla sezmeye çalışmazlar. Sadece viraja girerler. En mutsuz insanlar ise hesapçı insanlardır. Hesap kitap arasında boğulurlar, sonsuz olasılıklar içinden en olurları ayıklamaya çalışırlar. Viraj kısa ve yumuşak olsa bile, o kadar küçük düzeyde ele alırlar ki birim zamanda alacakları yolu, yol bitmeyecekmiş gibi gelir. Viraj sırası ve çıkışında ise hissiyat durumları değişir, ama nasıl değişir bilinmez. Bu, hayatın ademoğluna sakladığı en sinsi sürprizdir.

Prensesin koyduğu çift buzlu rakılar bitince, yaşlı ejderha ayaklarını sürüye sürüye cücenin yanına gitmiş. Gittikçe büyüyen bir kan havuzunun ortasında, suratı olmadan yatıyormuş cüce. Binbir zorlukla eğilmiş, cücenin ayaklarından tutmuş, onu kapıya doğru sürüklemeye başlamış, cücenin ölüsünün geçtiği yerlerde kan, beyin ve kemikten izler kalıyormuş. Bir yandan da söyleniyormuş:

- Kan lekesi de çıkmaz ki. Hele bu taşlar çok leke tutuyor.

Prenses sabit yüz ifadesinden, cücenin şatoya ulaştığından beri ilk kez kurtulmuş. Şaşkın şaşkın hayatını birlikte geçirdiği ejderhaya bakmış. Küçükken annesi ejderhaların hiç yaşlanmadığı efsaneler anlatırmış kızına. Bir bitkinlik hissetmiş içinde, bir kaybetmişlik, bir kaybolmuşluk:

- Aklına ilk gelen bu mu? Bu manzara karşısında? Temizlik mi?

Ejderha yaşlı belini zor doğrultmuş yukarı:

- Değil, bir de köye mektup yazmak lazım. Cüceyi almaya gelene kadar da onu muhafaza etmek lazım.

Prenses öfkeyle manzaraya doğru dönüp bir duble daha rakı koymuş kendine. Ejderhanın söylenmelerini kulak ardı etmiş. Bir kapı tıkırtısı duymuş, sonra bir daha. Yalnız kaldığını, yalnız bırakıldığını anlamış. Yıllar öncesi gelmiş aklına. Cüce, gitme diye ayaklarına kapanıyormuş. Gitme diyormuş cüce, burada kal diyormuş, gidersen yalnız kalırsın diyormuş. Ama prenses koymuş bir kere kafasına ejderhaya kaçmayı, çünkü hep ejderha masallarıyla büyümüş. Elinde valizi odasından çıkarken önce bir tıkırtı çıkarmış kapıyı açarken, sonrasında sert bir tıkırtı; aynı bugün duyduğu gibiymiş. Cüceye yaptığını o an anlamış, ejderha onu yalnız bıraktığında.

Bugüne kadar, uzakta dahi olsa hep cüce varmış. Cüceden ayda bir gelen mektuplar varmış; şatoyu, köyü, annesini, tanıdık bir şeyleri anlatan mektuplar yazıyormuş cüce ona. Hiçbirine cevap vermese de cüce yazmaktan vazgeçmemiş, prenses de her ay aynı heyecanla mektup gelme gününü beklemekten. Rakısı bittikten sonra ayağa kalkmış. Cücenin intihar kararından daha ani alınan bir karar ile ana evine dönmeye karar vermiş. Odasına doğru cüceden arta kalanlara basmamaya çalışarak yürürken içinde cücenin intiharı ile birlikte oluşan huzur ve yıllar önce kaldırdığı valizini nereye koyduğu sorusu varmış.

28 Haziran 2013 Cuma

pardon

Uzaktan çok güzel görünüyorsun. Senin de farkında olduğun bir çekiciliğin var; lakin çekiciliğinin ürküttüğünün farkında değilsin. Kumral saçlarını, küçük ve dik burnunu, esmer tenini, şık gözlerini beğenmemek mümkün değil. Müsadenle seni beğeniyorum. Seni beğenmek bile güzel hissettiriyor. İnce bileklerinin üzerinde söğüt gibi yükseliyorsun, arkandaki güzel manzara seninle birlikte adım attığın yere geliyor. Yoruluyorum seni izlerken. Kollarının nazik dalgalanmalarını, ufak adımlarındaki nezaketi, bakışlarındaki usulca yön değiştirmelerini, saçlarını, eteğinin kıvrımlarını, topuklu ayakkabılarının tıkırtılarını, gölgenin değişimini, ayaklarının haldeki durumunu... Kaçırılmayacak çok ayrıntı var. Yoruluyorum.

Sana yaklaşıyorum. Kendimi garip durumda hissettiğim için ikimiz de garip hissediyoruz. Kovboy filmlerinde düellolara hazırlanan kovboyların arasından esen yele benzer bir yel geçiyor vücutlarımızın arasından, o da garip. Yuvarlanan çalı parçası yok, sen onu anlık görmüş gibi ve o komik bir şeymiş gibi gülümsüyorsun, anlık. Dudakların geriliyor, ince dudakların daha bir geriliyor. Yanakların elmacık kemiklerinin üzerine çıkıyor. Şık gözlerin, anlık, şakaklarına doğru uzamaya çalışıyor. Panikliyorum, beynimin içinde bir kaos hakim, sanki kıyamet kopmak üzere. "Garip hali böyle, doğalı nasıl acaba?" "Kahve?" "En sevdiği manzara hangisidir acaba?" "İltifat samimiyetsiz mi kaçar?" "Bir insanı tanımaya nereden başlanır ki?" "Kendimi tanımaya başlayabildim mi?" "Kendimi nasıl anlatabilirim?" "Suratım mı düştü acaba?" Gülümsemen geçiyor, bir an önceki ifadesiz haline dönüyor suratın. Korkuyorum, panik oluyorum, seni sevmeye başlıyorum, seni sevmeye başlamaktan çekiniyorum. Doğal olsa ya. Bir anda çok fazla şey anlatmaya çalışıp anlatamasam ve sen beni yadırgamasan. Belin gibi yumuşak geçişli olsa, güzel olsa ya. Belin çok güzel, desem. Az önceki gibi gülsen ama garip olmasa. Yanlış anlama beni, desem. Sağ kaşın hafiften küstahça yukarı kalksa, gözbebeklerin soru işaretine dönse. Öyle demek istemedim, sadece kıvrımdaki zerafetten dem vurmaya çalıştım, desem. Sağ ayağını solun önüne alsan, kollarınla göğsüne bağdaş kursan, üst vücudunu hafifçe geriye atsan, biraz daha uzaktan baksan bana. Uzaklaşma benden. Anlatamıyorum işte kendimi. Az da olsa uzaklaşmaman, az biraz gülmen için kendimden neler vermezdim? Seni sevmeye çalışmak çok meşgul ediyor beni, çok yoruyor, ürkütüyor. Ben de uzaklaşmaya çalışıyorum senden, içten içe senden kaçıyorum, senin bende uyandırdığı kelimelerden boğulmaktan korkuyorum. Dahası ya o kelimeler dışarı çıkarsa? Seni boğmaktan korkuyorum.

Daha da yaklaşıyorum sana. Burnun gibi keskin kokun burnumdan beynime katediyor. Uzaktan küçük görünen burnunun halde yüzüne orantısız büyük oluşuna üzülüyorum. Ancak hala dik ve asil biraz da züppe. O kadar güzel yakışıyor ki keskin yüz hatlarına, keskin gülüşüne, keskin vücuduna. Yine gülüyorsun. Ön dişlerin diğerlerinden daha beyaz. Dudakların ve dişlerinin oluşturduğu asimetriyi bu ikinci gülümseme anında fark ediyorum. Bu ikinci gülümseme anı ne için? Gözlerine tam hakim değilim. Sadece alt yarısını görebiliyorum, yakın plan bir fotoğraf karesi gibi, efektsiz. Pardon, gözlerin ne renk? Tam konsantre olamıyorum da, saçlarının kumrallığında ve teninin esmerliğinde sarhoş oldum. Yanakların elmacık kemiklerinin üzerinden yine aşağı bırakıverdi kendini. Doğrudan bakamıyorum artık yerinde olmayan gülüşüne. Yanaklarından yavaşça aşağı iniyorum. Evet, yok işte o gülüş yerinde. Yoksa izlediğim rotayı mı yanlış anladın? Düşünmek istemiyorum, beynim yanacak gibi oluyor. Sanki biraz ciddisin? Yoksa öylesine mi anlamsız bakıyorsun? Dur. Biraz dur lütfen. Sen dur burada bekle, ben daha fazla dayanamıyorum anlaşılamamaya.

Müsadenle, ben uzaktan seni beğenmeye gidiyorum.

16 Mayıs 2013 Perşembe

uyku

Ah şu kafamda oluşan monologların cicili bicili cümlelerini aynen aktarabilsem hem dilimle hem ellerimle. Beceremiyorum. O an, söz konusu cümleler dünyadan koparıyor beni. İş onları bir yere aktarma çabalarına varınca aralarına aslan girmiş antilop sürüsü gibi kaçıyorlar. Kaçsalar gene iyi ortalığı darmaduman ediyorlar. Bir şekilde beni tatmin edemiyor olsa da kolundan bacağından yakaladığım kısmını aktarmayı beceriyorum. İşin daha zor kısmı ise kafamın içinde sürekli bir döngü halinde çaldığını hissettiğim monologlara/cümlelere kendileri gibi cicili bicili giriş cümleleri kurmak. Yok işte, baştan kaybediyorum zaten ve her zaman. İlk intiba önemlidir. Ben ise saçmalayıp duruyorum, hayat kaçıyor gibi hissediyorum, girişe ihtiyaç hissetmiyorum. Sonuca varmak istiyorum hemen. Giriş ve gelişmedeki merak, heyecan unsurlarına dayanamıyorum.

Ben çok uyurum. Çok da zor uyanırım. Beni tanıyanlar uyumadığımı söyler, adeta öldüğümün altını çizer. Uyurken ölmeye çalıştığımı, uyurken dünyanın en mutlu insanı olduğumu veyahut uyurken aldığım hazzı hiçbir şeyde bulamadığımı bilmezler. Uyku bana hep çözüm gibi görünmüştü, gösterilmişti. Az önceki cümlede kullanılan yüklemin etken ya da edilgen olmasının pek de önemi yok konu çerçevesinde. Zaten bir şeyin görünmesi için gösterilmesi gerekir, gösterilen bir şey de görünmüştür. Ah bu ayrıntılardaki hassasiyetim. Çok detaycı bir insan değilimdir. Anlaşılırken, kafamdaki cümlelerin benim anladığım şekilde anlaşılmasını istiyorum. En büyük derdim bu.

Tamam, tamam. Uyku bana hep çözüm gibi görünmüştü. Küçüktüm. Problemler vardı hep. Problemler olurdu hep. Azalacağını ümit ederdik, azalmazdı. Tamamen çözülmeyeceğini bilirdik. Onu hep sakinleştirmeye çalışırlardı. Biraz uyursa sakinleşeceğine inanırdık, inandırılmıştık. Hep uyutmaya çalışmıştık, kafası sakinleşsin, hararetini atsın istemiştik. Cehennem olup üstümüze çöken günler geçerdi. Yine geleceğini bilirdik. Ben de uyumadan önce hayaller kurmaya çalışırdım. Don Kişot olup yel değirmenlerine ölüm kusardım, pusu atmazdım, sürekli intikal halinde olurdum. Sabah uyandığımda görece daha mutlu olurdum.

Bir süre sonra akşam olmasını istememeye başladım. Bir yandan da istiyordum. Aktaramıyorum buraları. Ah o antiloplar. Annem beynimin içini görse "Ah olum bu ne dağınıklık, her şey her yerde" der.

Bir süre sonra uyku öncesi hayal kurma oyunlarım bana cehennem gibi çökmeye başladı. Yatağımın uçabildiğini hayal ederdim. Odamdan çıkardım, ben yatağımın üzerinde, yatağım uçan halı misali bir görüntü sergilerdik bizi izleyenlere. Bilmediğim mahallelerin üzerinden geçerdik, insanları binaları arabaları kalabalığı yukarıdan izlerdim. Sonraları kontrolden çıkmaya başlamıştı uçanhalıyatağım. Uyumuyordum biliyordum, ancak kontrolü elime alamıyordum, uyanmaya çalışsam dahi uyanamıyordum. Korkuyordum, düşmemeye çalışıyordum, bazen düşüyordum ama düşmek bitmek bilmiyordu. Zar zor uyanıyordum, sonrasında zar zor dalıyordum. O zamanlar araba kullanabilmek en büyük hayalimdi. Bildiğim en uzak yer de köyümüzdü, her virajını dahi ezbere bildiğim bir rota üzerindeydi köyümüz. Ben geçerdim direksiyon başına. Her bir ayrıntıyı düşünerek köye ulaşırdım. Sonra dönemezdim oradan. Kaybolurdum. Doğru yolu bilmeme rağmen, o yollara bir türlü sapamazdım. Araba sanki bilerek girmezdi o yollara. Uyanıp babama hangi yoldan döneceğimizi sormak isterdim. Dedim ya, uyanamazdım. Zaten uyumuyorum ki derdim. Kaybolurdum, düşerdim, kimse olmazdı.

İşte uykuyla ilgili tek sıkıntımın sebebi budur doktor bey. Bu uyumayı sevmemi engellemedi. Çünkü problemler hep geçti gibi hissettim. Uyuduğumda bir şey hissetmiyordum ya, geriye kalan gündüzlerin gecelerin tek anlamı kaçılacak düşmanlar olmasıydı. Bu sebep uykuya dalmamı zorlaştırdı sadece. Asla kafası yastığa değmeden, havada uyuyan insanlardan olmadım. Her gece savaştım. Kendimi rahatlatıcı cümleler söyledim, kendimi kandırdığım hayaller kurdum. Sürekli ve sürekli detaylarla uğraştım hayallerimde. Cümleler söyledim, kusursuz olmaları için devamlı ve devamlı kurdum o cümleleri. Bir şekilde uyuyakaldım hep.

Zaman geçti. Ben büyüdüm, küçük kalmadım, yerimde saymadım, oysa ne kadar da çok isterdim yerimde saymayı. Çok uyudum, hem de çok. Yedi uyurların toplamından bile çok uyudum. Bir ara kabuslar gördüm. Bir seferinde yirmi bir gün üst üste kabus gördüm. Çok farklı temalarda kabuslardı. Çocukluktan bu yana kurduğum hayallerin benimle hesaplaşmasını yaşattılar bana. Bir seferinde bir ay içerisinde yaklaşık beş altı kere kıyamet temalı kabuslar gördüm. Bir tanesi o kadar kötüydü ki, o gece kalan uykumu ev arkadaşımın yatağında tamamlamıştım. Ama bunlar beni uyumaktan hiç vazgeçirmedi. Bazı insanlar kaçmak için şehirler değiştirirler, insanları silerler, öfke kusarlar; ben uyurum.

Tamam pes ediyorum. Kafamdaki cicili bicili cümleleri aktarmayı yine beceremedim. Hayatımın şu anında, on altı mayıs iki bin on üç günü saatler sıfır iki kırkı gösterirken, geçmişimi de hesaba katıp basitçe söylüyorum: uyurken hiç olmadığım kadar mutlu ve huzurlu oluyorum, eğer hayatımın kötü bir dönemindeysem daha çok uyuyorum, eğer sıkıntılı bir gün/saat/olaylar yaşıyorsam "akşam olsa da hemen uyusak" diyorum çok da isteyerek. Bu sıralar ölüyorum uyku öncesi hayallerimde. Ölümümle hayata karşı bir duruş sergiliyorum. Şu lanet hayatta sevdiğim birkaç şeye sayfalarca güzel cümleler bırakıyorum. Her gece o cümleleri defalarca kuruyorum, tekrar ve tekrar. Radyo programları yapılıyor arkamdan. Beni düşünen bir iki kişinin samimi söylemleri konuk oluyor programa. Sevdiğim şeylerin temsilcileri programlara bağlanıp kafamın içindeki karışıklıktan, o sevdiğim şeyin kafamı nasıl rahatlattığından, özümde ne kadar iyi bir insan olduğumdan bahsediyorlar. Ailemi görüyorum göz ucuyla. Tehlikeli oyunlar oynuyorum işte kendimce. Sayın albayım, tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.

Sonra mutlu uyanıyorum. Günün ilk sigarası ile, uykuya duyduğum hasreti tellendiriyorum.

Kafamda aynı cümleler dönüp durmaya başlıyor. Aslanlar antilop sürülerine dalmaya başlıyor. Afrika ormanlarında artık eskisi kadar görülemeyen oyun, beynimin içinde her gün tekrarlanıyor. Annem gelip kafamın içindeki dağınıklığa hayıflanıyor.

Akşam oluyor. Anlatamıyorum. Kılıma zarar gelmeden tehlikeli oyunlar oynuyorum.

Bir yerlerde geceleri gündüzden daha çok sevdiğimi de anlatacaktım. Beceremedim. Denemekle baştan kaybettim.

17 Nisan 2013 Çarşamba

tehlikeli oyunlar

Sevgili okuyucu,

Askerde okunan kitaplar serisinde altı numaraya ulaşmışken, geriye sekiz adet kalmışken devam mı etsem yoksa soluklanıp günümüze mi dönüş yapsam diye bir soru çıkardım kendime. Cevabını da George Orwell'da buldum: "Geçmiş gitmez, gelecek gelmez." Geçmişin bir yere gittiği yoktu madem, biraz daha bekleyebilir. Sıcak sıcak anlatabilirim bugün bitirdiğim kitabı.

Konu yine bir Oğuz Atay kitabı: Tehlikeli Oyunlar. Tutunamayanlar'ı okuduktan sonra bir şeyler söyleyebilme cesaretini bulabilmiştim kendimde. Oğuz Atay hakkında daha bir şey söylemeye gerek duymuyorum. Kitap hakkında ise kurabileceğim ilk cümle şu, Tutunamayanlar'ın gölgesinde kalmayacak en az onun kadar etkileyici bir roman. Sonu ile gözlerimi yaşartan, burnumu sızlatan bir roman.

Kitabın olayı hakkında bir şey söylemeyi beceremedim ekrana baktığım yarım saatlik zaman dilimi içerisinde. Belki bu gece verdiğim karar hatalıydı; Tehlikeli Oyunları biraz daha hazmetmeyi beklemeliydim. Belki bekleseydim de doğru cümleleri kurabilecek kapasiteye sahip olmadığımı da görebilirdim. İnan bilemiyorum sevgili okuyucu. Zaten kitap eleştirmenliği yapmak gibi bir amacım olmadı. Sadece okuduklarım üzerine bir iki laf etmek çabasındayım, bu çabamı da bu kitapta beceremedim. Bu sebeple kitabın arka kapağındaki yazıyı ve kitapta beni etkileyen pasajları paylaşarak huzurunda çekileceğim. Sen ise Tehlikeli Oyunları okumayı ise asla ihmal etme.

Arka kapak:

Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini hayati bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman. Romanın baş kişisi Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi" ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve hem "tehlikeli" hem de "oyun"la dolu bir yolda gidebileceği en son noktaya kadar ilerliyor.

Pasajlar:

Hayır, gerçek karanlık bu kadar karanlık olamaz.

Son zamanlarda neye yaradığımı pek bilemiyorum da.

Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum.

Ne yapalım? Kadınlarla birlikte yürütemedik hayallerimizi.

Aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler, çoraplar birikmeğe başladı; kurduğum hayaller bir bekar odasının dağınıklığına boğuldu. Düşüncemin duvarlarına resimler asmak istediğim halde bir türlü olmadı. Belirli noktalara biriken eşya, odanın çıplaklığını daha çok ortaya çıkardı.

Artık çok genç olmadığını belirten bu "adam" sözü beni biraz üzüyor.

İnsanlardaki zavallılığı önce çocuklar seziyor galiba. Delileri de önce onlar kovalar.

Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.

Bir yaşantıyı bitirmeli. Hiçbir iz kalmamalı ondan. Yeni yaşantılar için.

Beklenen geç geliyor; geldiği sırada insan başka yerde oluyor. 

Huzurumuz var da denemez. Vaktimiz bol olduğu için, bütün günümüzü huzursuzlukla dolduramıyoruz sadece.

Önce hiçbir şey yoktu. Bütün evren, kelimesiz bir tekdüzelikten ibaretti. Fakat o sırada kelime icat edilmediği için, bu bölümü anlatamıyoruz. Tanrı bir süre sonra durgunluğu yarattı. Sonra durgun yaratıldı. Bu sıfat tek başına var olamadığı için, durgun denizler ve durgun havalar ve durgun karalar ortaya çıktı. (Sadece basit bir dilbilgisi zorunluluğu yüzünden.) Durgunluk bulut gerektirmediği için denizler her zaman mavi ve durgunluk havayı karıştırmadığı için dalgasızdı. Hareket olmadığı için büyüme yoktu. Ne yükselme vardı ne genişleme. Kimse kimseyi geçmiyordu. Yarışma icat edilmemişti.

... hayır albayım, düşündüğümüz gibi olmadı, öyle şeyler kitaplarda olur, ya da başkalarının başına gelir, ben kötü niyetimle kalırım, bana ceza var sadece... 

Dinlemem albayım. Sonra beni de dinlerler diye çok dinledim. Şimdi sıra bende. 

Kimseden karşılık beklemiyorum. Ben monologdan yanayım.

Dünyaya alışamamış ve alışamayacak adımlarla yürüyorlardı.

"Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür." "Birimi var mı Hikmet Amca?" "Birim insandır."

Yıllardır taşıyorum içimdeki çocuğu yaşamadığı için. Hiç büyümedi amcası.

Geçmiş günleri bir türlü bitiremezler.

Ciddi adamlar her yere gidebilirler. Onların hayat pasosu vardır: Gösterirler giderler. Kimse yadırgamaz onları. Onların kimseye ihtiyaçları yoktur; gene de yalnız kaldıkları görülmemiştir. Anneleri-babaları-teyzeleri-amcaları-altıaydabir sevgilileri-haklısınızbeyefendileri vardır onların. Benim bütün bunlarım öldü.

Herkes, içini, yalnız içine dökmez.

Hayallerini, başlangıçta da böyle gülünç durumlara düşürüyor musun albayım?

Ucuz hayallerin anlatımı da ucuz oluyor. Düşünürken ucuz gelmiyor, kelimelerle düşünülmüyor çünkü resimlerle düşünülüyor. Sonra, resimlerin de ucuz kaynaklardan alındığı anlaşılıyor.

Ağzının, güzel dudaklarının kenarında bir gülümseme yaratmak için ne uzun yollardan geçiyorsun. Kendinden veriyorsun ve durmadan eksiliyorsun. Oysa bazı insanlar, oldukları gibi kalarak elde ederler istediklerini.

Oysa birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının sonu da kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı fakat iyi bir oyun.

Neden yaşıyoruz sanki biz? Sıkıntım da benimle birlikte ihtiyarlıyor. Eskiden oldukça canlı ve neşeli sıkıntıydı; şimdi benim gibi aksi, çekilmez ve gittikçe hiçbir şeyi beğenmez oldu.

Her işin bir sonrası olmasaydı ne iyi olurdu.

"Neler düşünüyorsun?" Belirli düşüncelerim yoktu.

Bu sözün gelişi bir yalnızlık değildi. Kelimenin sözlükteki anlamıyla bir yalnızlıktı: Yanlarında başkaları bulunmuyordu.

Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını izlemek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.

İnsanın asıl hoşuna giden bu son hazırlıklar.

Her hareketin bir anlamı var. İnsan, benim gibi hareketten vazgeçerse, bu anlamları daha iyi hissediliyor.

ben oyun yazıyorum, bir gün sonraya çıkabilmek için, ve güneşin bir gün daha doğmak üzere olduğunu görebilmek için her gün yeni oyunlar icat etmek zorundayım,

Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımasından ibaretti.

Dünyada her insan, başkalarından çıkar sağlamak için, sabahtan akşama kadar asık suratla dolaşır.

Bir oyunda bile gerçekleri dile getirmek gerektiği yalanına inanmayınız. Sizleri uyarıyorum! Gerçekler sizden yana değildir! Bu oyuna gelmeyiniz! Onları kendi oyununuza getiriniz.

Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yalvarıp yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeğe çalışmamalıyız. Gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişkisiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız. Dünyada çok yalan var albayım!

Genel af, aslında değişik bir işkence yoludur. Yoksa affederler miydi? Dünyada bedava hiçbir şey yok albayım.

İnsan korktuğu halde yaşıyor.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır.

Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim.

Bazen Nurhayat Hanıma gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeler insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor.

Bizi biz olduğumuz için sevmezler; sağlam olalım.,

Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım.

Henüz, her düşünceyi, aklıma gelir gelmez söylemek gibi bir yanlışlıktan kurtulamamıştım. Kant, elli iki yaşına kadar sabretmişti. Ben sabredemediğim için, onun yazdığı bir kelimeyi bile anlayamıyordum.

Bu yüzden de kaybediyorduk. Zaten hangi yüzden kaybetmiyorduk ki?

Annem, benim ölümden korktuğumu bilirdi; bunu bildiği halde gene ölmüştü.

Yalnızlığın üstüne bir de korkaklık mı eklenseydi? Belki korkuyordu; fakat hiç olmazsa, yalnız olduğu için, onu kimse göremeyeceği için, karşına ilk çıkana başvurup içini dökmeden kendini alıkoyabildiği için, belki de korkaklığını itiraf etmeyi çok istediği halde bunu kendine yakıştıramadığı için, kafasında böyle bir resmi güzel bulmadığı için, olduğu yerde kaldı ve bekledi. Bu karışık düzende yaşamayı bilmediği için ölmeyi bilmek istedi. 

Evet saçmaladım. Yalnızlığın çaresizliği içindeydim çünkü. 

26 Mart 2013 Salı

içimizdeki şeytan

Merhabalar sevgili okuyucu,

Askerde okuduğum kitaplar serisinden altı numara ile karşındayım.

Askerlik sana ne kazandırdı diye sorulduğu zaman bana, üç şey söylüyorum. Bunlardan biri temel özgürlük kavramının değeri. Şöyle ki akşam yemeğini seçebilmek, yürürken istediğin anda durup istediğin anda istediğin yöne dönebilmek ve en önemlisi fikirlerini karşındaki insanın rütbesine (ki rütbe sadece komutanlarda karşımıza çıkmaz; aile bireyleri, iş verenler gibi sorumlu olduğumuz kişiler de rütbelidir) bakmaksızın açıkça söyleyebilmek gibi. İkincisi ise yıllar önce okuyup sonra devamını getirmediğim klasiklerin tekrar ilgimi kazandırması. Üçüncü olarak da Sabahattin Ali.

Askerdeyken ilk olarak Kürk Mantolu Madonna'yı okumuştum. Bunun hakkında haddim olmayarak birkaç kelime etme cesaretini görmüştüm kendimde. Ve demiştim ki; Kürk Mantolu Madonna'yı okumayın, Sabahattin Ali okuyun. Cevaplaması imkansız sorular sorar bizlere. Bu soruların bazılarının cidden cevabı yoktur, bazılarının cevabını ise aklımıza getirmeye korkarız. Karakterleri bir ayna vazifesi görür; olduğumuz ile olmak isteyip olamadığımız iki farklı biz arasındaki derin uçurumu yansıtır. Benim için en önemlisi ise samimiyeti Sabahattin Ali'nin. Çoğu kitapta bir Sabahattin Ali kitabı kadar sayfa okursunuz ve hala kitabın içine girememişsinizdir, karakterleri yolda sadece selam verip geçtiğiniz kişiler olabilmiştir. Ancak Kürk Mantolu Madonna'nın kapağını açtığınızda hemencecik anlatıcı ile samimi olup Rauf Efendi'nin hikayesini merak etmeye başlamışsınızdır. İçimizdeki Şeytan'ın kapağını açtığınızda Nihat ile Ömer'in muhabbetine hemencecik ortak olmak istersiniz, Ömer'in Macide'ye duyduğu yıldırım aşkının sıcaklığı yüreğinizi ısıtır, onların tasaları sizi de tasalandırır.

Kitaba gelirsek, konservatuvar öğrencisi Macide'ye vapurda ilk gördüğü anda aşık olur felsefe öğrencisi Ömer. Macide, Ömer'in bir uzaktan akrabasının yanında kalmaktadır ve bu sayede tanışırlar. Evde yaşadıkları kavga sonucu hissettiklerine daha fazla dayanamayan Macide evi terk eder ve Ömer'in bekar evine yerleşerek evlenirler. Bu başlangıç, aslında ikisi için de sonun başlangıcı olur.

Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf'la birlikte sadece üç kitabını okudum ancak gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki İçimizdeki Şeytan asla ve asla Kürk Mantolu Madonna'nın arkasında kalacak bir kitap değil. Belki bir adım daha önde. Siz de okuyun, kararınızı verin.

Kitabın içine birazcık girebilmeniz için, kitapta beni etkileyen yerleri alıntılamak istiyorum.

İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi ifade ettiğim bu nevi söz ve fiillerin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçma itiyadı var. - Ömer (kitabın arka kapağındaki alıntı)

Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşerim. - Ömer

En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan öteye geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malların şeklini değiştirerek piyasa sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. - Ömer

Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun bütün dertlerimize bir isim takma merakı vardır. - Nihat

Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görünmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?

Hayatta hiçbir şey uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. - Nihat

Riyakarlık tesellide son haddini bulur. Bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı tavırla sallanan baş ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder. - Ömer

Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hulyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız. - Hafız Hüsamettin Efendi

Yaşamak ve yer yüzünde üç adımlık bir yer işgal etmekle mühim bir iş yaptıklarını zannederlerdi. - Hafız Hüsamettin Efendi

Ölümü! Bu korkunç şeyi beklemek için bile daha güzel bir yer intihap etmek elimizde değil!.. - Ömer

Niçin bana kendimi unutturan uyku sürüp gitmedi?

Ben ikide birde böyle oluyorum, bazan bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar çok seviyorum, bazan da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil... Nefret etmeyi düşünmedim bile... Sadece yalnızlık ihtiyacı... - Ömer

Görülüyor ki hamakat (cehalet) sade ahmaklara değil, akıllı olduklarını sananlara da hükmediyor. - Ömer

Halbuki ben ona, canımı falan vermeyi bırakalım, doğru dürüst bir sabah kahvaltısı bile temin edemeyeceğim... - Ömer

Tam yaşamaya başladığım bu andan itibaren beni ölü saysınlar. - Macide

Dünyada insanlar kendilerinden başkalarının işleriyle alakadar olurlar mı? Belki dedikodu için ara sıra... - Ömer

İstanbul'dan ayrılmak istemiyoruz, fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar kahveden başka ne biliriz? ... Bizi buraya asıl bağlayan alışkanlıktır... Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz... ... Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret!.. - Ömer

Bir insan diğer bir insana kötülükten başka ne yapabilir ki? Kimi kandırıyoruz? - Ömer

En korkunç yalan da budur: Kendimize karşı bile kullanacak kadar pençesine düştüğümüz bu derin ve gizli yalan... - Bedri

Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır. - Bedri

Yalnızlık hissi asabına tatlı bir rahatlık veriyor ve kafası, uzun zaman koşup yorulduktan sonra güneşin altına ve sarı otlara yatan bir çocuk vücudu gibi ince sızılara karışık bir uyuşukluğa gömülüyordu.

12 Şubat 2013 Salı

kürt ibrahim

Kendisi benim berberimdir. Kaç yaşında olduğumu kestiremiyorum ancak yalnız başıma saç tıraşı olmaya başladığımdan beridir kendisine giderim. Önceleri, şu an sahibi olup çalıştığı dükkanın üç metre altındaki dükkanda birisinin yanında çalışırdı. Hatırlarım, Kürt İbrahim işinin başında olduğunda ve diğer berberin müşterisi olmadığında dahi Kürt İbrahim'in önündeki müşteriyi bitirmesini bekler, O'na emanet ederdim kendimi.

Sonraları beraber çalıştığı adam (ki aslında patronuydu) Kürt İbrahim ile beraber onlarca kişiyi dolandırıp sırra kadem bastıktan sonra, "yeter artık" deyip kendi berberhanesini açtı. Bu zamanlar benim lise hayatımın ortalarına tekabül eder. Erkeklerin, özellikle ergen olanlarının kafalarına geometrik, asimetrik ve o zamanlar tiki -bugün apaçi- olarak tabir edilen saç modelleri yeni yerleşmeye başlamıştı. Bir klasik dönem berberi olan Kürt İbrahim, işveren olmanın verdiği güvenle, geleceğe yönelik planlar yapıyor, benimle de paylaşıyordu:

- Biraz borçları kapatayım, yeni modadan anlayan bir çırak tutarım. İşleri de büyütüp, yan tarafı da bu dükkana katarım.

Küçüklüğüyle müşterilerine huzur veren bir dükkanı vardı Kürt İbrahim'in. Yaklaşık on metre kare alana sahip üç berber sandalyesi ve onların tezgahı ile birlikte otuz yedi ekran tüplü televizyon, bekleyenler için koltuk, askılık ve elektrikli çay semaveri ihtiva eden bu dükkan ilk açıldığı zaman değil de, o zaman geçtikçe zamanbezaman artarak hüzünlü görünmeye başladı bana. Hüzün kendini, dükkanın alan ölçüsünün birimi olarak gösterdi; yaklaşık on hüzünlü metre kare oldu yıllar içerisinde.

Kürt İbrahim dükkanı açtıktan bir iki yıl sonra, ben üniversite için şehri terk ettim ancak zorunlu kalmadıkça kendisine ihanet etmedim. Bu O'nu çok sevdiğimden, tıraşının çok iyi olmasında veya -en abesi bu- İstanbul'da berber olmamasından kaynaklanmadı. Sebebi netti, hala da net; Cem Yılmaz'ın son gösterisinde mizah malzemesi yaptığı erkeklerin alışkanlık huyundan. Çok özel bir sebebi yok yani inatla iki üç ay memlekete dönmeyi beklememin tıraş olmak için.

Kutsal addettiğimiz zaman sadece senin için değil hem benim için hem Kürt İbrahim için geçti. Ben çok değiştim; büyüdüm, serpildim, kıllandım hatta saçlarımda lokal açılmalar oldu. Gökyüzünü keşfettim, deniz sevgilim, yıldızlar metresim oldu. Kariyer denilen sistematik köleleştirme yönteminin kölesi olup sisteme girmek üzere olan adaylardan biri oldum. En önemlisi; bilgilendim, vizyonum genişledi, bakış açım dar açıdan geniş açıya ulaştı. Hülasa dünyamın genişlemesi sonucu beklentilerim ve dertlerim de büyüdü. Koca bir mühendis oldum. Kürt İbrahim ise hep aynı kaldı. Bana anlattığı planlarının hiçbirisini gerçekleştiremedi. Kendi deyimiyle, olduğu yerde saydı, üç çocuğunu okutmak için çabalıyor hala.

Eskiden yürüyerek dükkanın önünden geçtiğimde selam verip iki kelam ederdim Kürt İbrahim'le. Artık hep arabayla geçtiğim için konuşamıyoruz ve ismini yaklaşık on hüzünlü metre kare koyduğum bir resim görüyorum her seferinde. Daha önce defalarca yaptığı gibi ortadaki müşteri koltuğunda oturuyor ve otuz yedi ekran tüplüsüne bakıyor. Hava kararmışsa eğer, resmin içindeki hüzün ögesi daha da keskin hissediliyor. Mutlu mu? Hayatından memnun mu? bilmiyorum. Asla da sormayacağım. Ama nedense o küçük dünyası içinde hüzünlü de olsa mutluymuş gibi geliyor, yahut ben öyle görmek istiyorum, nedense dünyası da küçük geliyor bana, bilmiyorum.

Ben küçükken bizim de dükkanımız vardı ve bazı sabahlar ben de babamla giderdim oraya. Sabahları gün ışımadan uyanırdık, aynaya baktığımda gözlerimden akan uykuyu görürdüm. Apartmandan çıktığımızda hemen ayılırdım zira yaz ya da kış fark etmez titretecek kadar soğuk olur mahallemiz. Eski model arabamıza biner, Radyo Uludağ'dan yayılan eski model alaturka şarkılar eşliğinde Uludağ'ın eteğindeki bir sabahçı kahvesine gider, günün ilk çaylarını içer içimizi ısıtırdık. Arabanın kaloriferi yetmezdi arabanın içini ısıtmaya. O kahveden şu an adını -Erol'du belki- ve ne iş yaptığını hatırlayamadığım abiyi alır dükkana giderdik. Yıllar sonra işleri büyüttükten ve iflas ettikten sonra (üniversiteye girmeden bir sene önce) annem "arabamızı" bile kaybettik diye sitem ederken hep o yetmiş dokuz model çelik tamponlu kırmızı Murat yüz otuz birimiz geliyor aklıma, oysa çok araba değiştirmiştik onun üzerine.

İflasımızın üzerinden de yıllar geçti, o yılları ortasından deniz geçen şehirde geçirip geri döndüm memlekete. Bugün, yine, iç sıkıntısıyla çıktım evden, meşhur berber ve büyük ressam Kürt İbrahim'in yoğun hüznün içine mutluluk tanecikleri serpiştirdiği dünyaca ünlü "On Hüzünlü Metre Kare" tablosunu gördüm. Son birkaç senedir içi sıkılan, sürekli üzülen ve daha da kötüsü neye içinin sıkılıp neye üzüldüğünü bilemeyen benin aklına bunlar geldi. Dünya büyüdükçe hüznünün derinliğinin arttığını hissetti. Bilinmezler n. defa, yine çözülemedi. Ve kendisiyle birlikte hayatı da küçükken ne kadar da mutlu olduğunu söyledi kendine.

Kürt İbrahim, esin eklikliği hissettiği için ilk ve tek tablosundan sonra resim yapmaya ara verdi, ancak aynı dükkanda saç artı sakal tıraşını yedi buçuk liraya yapmaya devam ediyor.

20 Ocak 2013 Pazar

oluruna bırak

Sevgili okuyucu?

Tekrardan buradayım. Evet. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen beş buçuk aydan sonra, burada olmak çok değişik bir duygu. Alışmakta zorlanıyor insan, haliyle. Peşinen belirteyim, askerlik anılarımı anlatmayacağım. Askerlikle ilgili gerçek düşüncelerimi de ay sonuna kadar hala asker sayıldığım için paylaşmayacağım. Hatta hiç paylaşmasam iyi ederim.

Şu an hissettiğim şeyleri hissetmeyi özlemişim: Hızla tüketilen iki kutu Tuborg kırmızı ve eşliğinde bir kaç sigara sonrası alnımın ortasında oluşan ağırlığı ve gözlerimin altındaki terlemeyi. Ve buna güzel seslerin, güzel müziklerin iştirakini. Sadece bunları mı? Daha neleri özlemedim ki! Özlemlerimi de paylaşmayı düşünmüyorum.

Ne anlatmayı düşündüğüme dair hiçbir fikrim yok. Duyumsadığım bu güzel hissiyata kelimelerin de eşlik etmesini istedim. Tabi, cuma sabahı saat dokuzdan sonra kafamda dolanan cicili bicili cümlelerin eşliğini beklerdim, sanırım onlar senden utandılar. Saklanıyorlar şimdi. Hadi ama utanmayın, çıkın dışarı.

Şu an, henüz anlattığım güzel hissiyatın yanında, bir rüyadan yeni uyanmış gibi hissediyorum. Yedi seneden birkaç ay az, bir solukta tüketilmiş bir rüya, sonunda hayatın beni göt ettiği ve tekrar kürkçü dükkanına yolladığı bir rüya.

Yedi seneden birkaç ay az bir süre sonra başladığım/kaçtığım/kaçmaya başladığım/kaçamadığım yerdeyim. Hep idealist bir insan oldum; ideallerim çok büyük değildi, amacı hayat dişlilerinin arasında ezilmemek ve o dişlilerden biri olmamak idi. Peki ne oldu? Gerçeklik ezdi beni, çiğnedi ancak tükürüp bir köşeye fırlatma onurunu göstermedi. Öylece bıraktı. İdeallerim suratına balyoz yemiş gözü fırlamış dişleri parçalanmış lakin sinsice gülümseyen bir çizgi film karakteri gibi gözlerimin içine bakıyor! "Hadi" diyor, "hadisene, aldığın nefesin her zerreciğinden zevk alsana!" diyor. "Yaptıklarının, hissettiklerinin, kadınlarının, geçmişin, şimdinin altında ezilmesene!" diyor, "ya oyuna geri dön, ya da yeni oyuna başla ve onu kabullen!" diyor. Doğru diyor.

Oyuna geri dönemiyorum. Her Bursa'ya dönüşümde olduğu gibi hayat yine güzel sürprizler hazırlamış olarak bekliyormuş beni. Elimi kolumu bağlayan, hareket imkanlarımı kısıtlayan sürprizler. Yetti bu jojova tanecikleri ihtiva eden sürprizler. Bu sürprizleri de anlatmayacağım!

Yeni bir oyuna mı başlayacağım? Bundan üç hafta önce, üzerimde kamuflaj varken içimde inanılmaz bir enerji vardı! Daha önceden tanıdık olan, hayatımın tamamını olmasa bile küçük de olsa önemli bir kısmı üzerinde değişiklik yapabileceğimi zannettiren, ve her seferinde içimde patlayan ve bu patlamaları beni bezdiren bir enerji. O enerji de patladı! Neyi, nasıl değiştireceğimi bilmediğim için, yaşarken kopmayı başardığım ancak şimdi tekrar bağlanmak isteyip de bağlanamadığım geçmişim sebebiyle patladı içimde. Şu an ne istiyorum, inan ben de bilmiyorum.

Ümidime kaynak olan tek kişi ise Şems-i Tebrizi. Ve onun öğütlerinden biri:

Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?

Bazı durumlarda oluruna bırakmak, düşünmekten iyi ve bu durum oluruna bırakmayı gerektiriyor.

Öptüm sevgili okuyucu.