Sayfalar

17 Nisan 2013 Çarşamba

tehlikeli oyunlar

Sevgili okuyucu,

Askerde okunan kitaplar serisinde altı numaraya ulaşmışken, geriye sekiz adet kalmışken devam mı etsem yoksa soluklanıp günümüze mi dönüş yapsam diye bir soru çıkardım kendime. Cevabını da George Orwell'da buldum: "Geçmiş gitmez, gelecek gelmez." Geçmişin bir yere gittiği yoktu madem, biraz daha bekleyebilir. Sıcak sıcak anlatabilirim bugün bitirdiğim kitabı.

Konu yine bir Oğuz Atay kitabı: Tehlikeli Oyunlar. Tutunamayanlar'ı okuduktan sonra bir şeyler söyleyebilme cesaretini bulabilmiştim kendimde. Oğuz Atay hakkında daha bir şey söylemeye gerek duymuyorum. Kitap hakkında ise kurabileceğim ilk cümle şu, Tutunamayanlar'ın gölgesinde kalmayacak en az onun kadar etkileyici bir roman. Sonu ile gözlerimi yaşartan, burnumu sızlatan bir roman.

Kitabın olayı hakkında bir şey söylemeyi beceremedim ekrana baktığım yarım saatlik zaman dilimi içerisinde. Belki bu gece verdiğim karar hatalıydı; Tehlikeli Oyunları biraz daha hazmetmeyi beklemeliydim. Belki bekleseydim de doğru cümleleri kurabilecek kapasiteye sahip olmadığımı da görebilirdim. İnan bilemiyorum sevgili okuyucu. Zaten kitap eleştirmenliği yapmak gibi bir amacım olmadı. Sadece okuduklarım üzerine bir iki laf etmek çabasındayım, bu çabamı da bu kitapta beceremedim. Bu sebeple kitabın arka kapağındaki yazıyı ve kitapta beni etkileyen pasajları paylaşarak huzurunda çekileceğim. Sen ise Tehlikeli Oyunları okumayı ise asla ihmal etme.

Arka kapak:

Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini hayati bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman. Romanın baş kişisi Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi" ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve hem "tehlikeli" hem de "oyun"la dolu bir yolda gidebileceği en son noktaya kadar ilerliyor.

Pasajlar:

Hayır, gerçek karanlık bu kadar karanlık olamaz.

Son zamanlarda neye yaradığımı pek bilemiyorum da.

Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum.

Ne yapalım? Kadınlarla birlikte yürütemedik hayallerimizi.

Aklımın içini örümcek ağları sardı; kafamın sandalyelerinde elbiseler, gömlekler, çoraplar birikmeğe başladı; kurduğum hayaller bir bekar odasının dağınıklığına boğuldu. Düşüncemin duvarlarına resimler asmak istediğim halde bir türlü olmadı. Belirli noktalara biriken eşya, odanın çıplaklığını daha çok ortaya çıkardı.

Artık çok genç olmadığını belirten bu "adam" sözü beni biraz üzüyor.

İnsanlardaki zavallılığı önce çocuklar seziyor galiba. Delileri de önce onlar kovalar.

Oyuna gelmemeliydim bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının rüyalarını görmemeliydim.

Bir yaşantıyı bitirmeli. Hiçbir iz kalmamalı ondan. Yeni yaşantılar için.

Beklenen geç geliyor; geldiği sırada insan başka yerde oluyor. 

Huzurumuz var da denemez. Vaktimiz bol olduğu için, bütün günümüzü huzursuzlukla dolduramıyoruz sadece.

Önce hiçbir şey yoktu. Bütün evren, kelimesiz bir tekdüzelikten ibaretti. Fakat o sırada kelime icat edilmediği için, bu bölümü anlatamıyoruz. Tanrı bir süre sonra durgunluğu yarattı. Sonra durgun yaratıldı. Bu sıfat tek başına var olamadığı için, durgun denizler ve durgun havalar ve durgun karalar ortaya çıktı. (Sadece basit bir dilbilgisi zorunluluğu yüzünden.) Durgunluk bulut gerektirmediği için denizler her zaman mavi ve durgunluk havayı karıştırmadığı için dalgasızdı. Hareket olmadığı için büyüme yoktu. Ne yükselme vardı ne genişleme. Kimse kimseyi geçmiyordu. Yarışma icat edilmemişti.

... hayır albayım, düşündüğümüz gibi olmadı, öyle şeyler kitaplarda olur, ya da başkalarının başına gelir, ben kötü niyetimle kalırım, bana ceza var sadece... 

Dinlemem albayım. Sonra beni de dinlerler diye çok dinledim. Şimdi sıra bende. 

Kimseden karşılık beklemiyorum. Ben monologdan yanayım.

Dünyaya alışamamış ve alışamayacak adımlarla yürüyorlardı.

"Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür." "Birimi var mı Hikmet Amca?" "Birim insandır."

Yıllardır taşıyorum içimdeki çocuğu yaşamadığı için. Hiç büyümedi amcası.

Geçmiş günleri bir türlü bitiremezler.

Ciddi adamlar her yere gidebilirler. Onların hayat pasosu vardır: Gösterirler giderler. Kimse yadırgamaz onları. Onların kimseye ihtiyaçları yoktur; gene de yalnız kaldıkları görülmemiştir. Anneleri-babaları-teyzeleri-amcaları-altıaydabir sevgilileri-haklısınızbeyefendileri vardır onların. Benim bütün bunlarım öldü.

Herkes, içini, yalnız içine dökmez.

Hayallerini, başlangıçta da böyle gülünç durumlara düşürüyor musun albayım?

Ucuz hayallerin anlatımı da ucuz oluyor. Düşünürken ucuz gelmiyor, kelimelerle düşünülmüyor çünkü resimlerle düşünülüyor. Sonra, resimlerin de ucuz kaynaklardan alındığı anlaşılıyor.

Ağzının, güzel dudaklarının kenarında bir gülümseme yaratmak için ne uzun yollardan geçiyorsun. Kendinden veriyorsun ve durmadan eksiliyorsun. Oysa bazı insanlar, oldukları gibi kalarak elde ederler istediklerini.

Oysa birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının sonu da kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı fakat iyi bir oyun.

Neden yaşıyoruz sanki biz? Sıkıntım da benimle birlikte ihtiyarlıyor. Eskiden oldukça canlı ve neşeli sıkıntıydı; şimdi benim gibi aksi, çekilmez ve gittikçe hiçbir şeyi beğenmez oldu.

Her işin bir sonrası olmasaydı ne iyi olurdu.

"Neler düşünüyorsun?" Belirli düşüncelerim yoktu.

Bu sözün gelişi bir yalnızlık değildi. Kelimenin sözlükteki anlamıyla bir yalnızlıktı: Yanlarında başkaları bulunmuyordu.

Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını izlemek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor.

İnsanın asıl hoşuna giden bu son hazırlıklar.

Her hareketin bir anlamı var. İnsan, benim gibi hareketten vazgeçerse, bu anlamları daha iyi hissediliyor.

ben oyun yazıyorum, bir gün sonraya çıkabilmek için, ve güneşin bir gün daha doğmak üzere olduğunu görebilmek için her gün yeni oyunlar icat etmek zorundayım,

Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşantılarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımasından ibaretti.

Dünyada her insan, başkalarından çıkar sağlamak için, sabahtan akşama kadar asık suratla dolaşır.

Bir oyunda bile gerçekleri dile getirmek gerektiği yalanına inanmayınız. Sizleri uyarıyorum! Gerçekler sizden yana değildir! Bu oyuna gelmeyiniz! Onları kendi oyununuza getiriniz.

Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yalvarıp yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeğe çalışmamalıyız. Gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişkisiz, dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız. Dünyada çok yalan var albayım!

Genel af, aslında değişik bir işkence yoludur. Yoksa affederler miydi? Dünyada bedava hiçbir şey yok albayım.

İnsan korktuğu halde yaşıyor.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır.

Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim.

Bazen Nurhayat Hanıma gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeler insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor.

Bizi biz olduğumuz için sevmezler; sağlam olalım.,

Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım.

Henüz, her düşünceyi, aklıma gelir gelmez söylemek gibi bir yanlışlıktan kurtulamamıştım. Kant, elli iki yaşına kadar sabretmişti. Ben sabredemediğim için, onun yazdığı bir kelimeyi bile anlayamıyordum.

Bu yüzden de kaybediyorduk. Zaten hangi yüzden kaybetmiyorduk ki?

Annem, benim ölümden korktuğumu bilirdi; bunu bildiği halde gene ölmüştü.

Yalnızlığın üstüne bir de korkaklık mı eklenseydi? Belki korkuyordu; fakat hiç olmazsa, yalnız olduğu için, onu kimse göremeyeceği için, karşına ilk çıkana başvurup içini dökmeden kendini alıkoyabildiği için, belki de korkaklığını itiraf etmeyi çok istediği halde bunu kendine yakıştıramadığı için, kafasında böyle bir resmi güzel bulmadığı için, olduğu yerde kaldı ve bekledi. Bu karışık düzende yaşamayı bilmediği için ölmeyi bilmek istedi. 

Evet saçmaladım. Yalnızlığın çaresizliği içindeydim çünkü. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder