Sayfalar

28 Haziran 2013 Cuma

pardon

Uzaktan çok güzel görünüyorsun. Senin de farkında olduğun bir çekiciliğin var; lakin çekiciliğinin ürküttüğünün farkında değilsin. Kumral saçlarını, küçük ve dik burnunu, esmer tenini, şık gözlerini beğenmemek mümkün değil. Müsadenle seni beğeniyorum. Seni beğenmek bile güzel hissettiriyor. İnce bileklerinin üzerinde söğüt gibi yükseliyorsun, arkandaki güzel manzara seninle birlikte adım attığın yere geliyor. Yoruluyorum seni izlerken. Kollarının nazik dalgalanmalarını, ufak adımlarındaki nezaketi, bakışlarındaki usulca yön değiştirmelerini, saçlarını, eteğinin kıvrımlarını, topuklu ayakkabılarının tıkırtılarını, gölgenin değişimini, ayaklarının haldeki durumunu... Kaçırılmayacak çok ayrıntı var. Yoruluyorum.

Sana yaklaşıyorum. Kendimi garip durumda hissettiğim için ikimiz de garip hissediyoruz. Kovboy filmlerinde düellolara hazırlanan kovboyların arasından esen yele benzer bir yel geçiyor vücutlarımızın arasından, o da garip. Yuvarlanan çalı parçası yok, sen onu anlık görmüş gibi ve o komik bir şeymiş gibi gülümsüyorsun, anlık. Dudakların geriliyor, ince dudakların daha bir geriliyor. Yanakların elmacık kemiklerinin üzerine çıkıyor. Şık gözlerin, anlık, şakaklarına doğru uzamaya çalışıyor. Panikliyorum, beynimin içinde bir kaos hakim, sanki kıyamet kopmak üzere. "Garip hali böyle, doğalı nasıl acaba?" "Kahve?" "En sevdiği manzara hangisidir acaba?" "İltifat samimiyetsiz mi kaçar?" "Bir insanı tanımaya nereden başlanır ki?" "Kendimi tanımaya başlayabildim mi?" "Kendimi nasıl anlatabilirim?" "Suratım mı düştü acaba?" Gülümsemen geçiyor, bir an önceki ifadesiz haline dönüyor suratın. Korkuyorum, panik oluyorum, seni sevmeye başlıyorum, seni sevmeye başlamaktan çekiniyorum. Doğal olsa ya. Bir anda çok fazla şey anlatmaya çalışıp anlatamasam ve sen beni yadırgamasan. Belin gibi yumuşak geçişli olsa, güzel olsa ya. Belin çok güzel, desem. Az önceki gibi gülsen ama garip olmasa. Yanlış anlama beni, desem. Sağ kaşın hafiften küstahça yukarı kalksa, gözbebeklerin soru işaretine dönse. Öyle demek istemedim, sadece kıvrımdaki zerafetten dem vurmaya çalıştım, desem. Sağ ayağını solun önüne alsan, kollarınla göğsüne bağdaş kursan, üst vücudunu hafifçe geriye atsan, biraz daha uzaktan baksan bana. Uzaklaşma benden. Anlatamıyorum işte kendimi. Az da olsa uzaklaşmaman, az biraz gülmen için kendimden neler vermezdim? Seni sevmeye çalışmak çok meşgul ediyor beni, çok yoruyor, ürkütüyor. Ben de uzaklaşmaya çalışıyorum senden, içten içe senden kaçıyorum, senin bende uyandırdığı kelimelerden boğulmaktan korkuyorum. Dahası ya o kelimeler dışarı çıkarsa? Seni boğmaktan korkuyorum.

Daha da yaklaşıyorum sana. Burnun gibi keskin kokun burnumdan beynime katediyor. Uzaktan küçük görünen burnunun halde yüzüne orantısız büyük oluşuna üzülüyorum. Ancak hala dik ve asil biraz da züppe. O kadar güzel yakışıyor ki keskin yüz hatlarına, keskin gülüşüne, keskin vücuduna. Yine gülüyorsun. Ön dişlerin diğerlerinden daha beyaz. Dudakların ve dişlerinin oluşturduğu asimetriyi bu ikinci gülümseme anında fark ediyorum. Bu ikinci gülümseme anı ne için? Gözlerine tam hakim değilim. Sadece alt yarısını görebiliyorum, yakın plan bir fotoğraf karesi gibi, efektsiz. Pardon, gözlerin ne renk? Tam konsantre olamıyorum da, saçlarının kumrallığında ve teninin esmerliğinde sarhoş oldum. Yanakların elmacık kemiklerinin üzerinden yine aşağı bırakıverdi kendini. Doğrudan bakamıyorum artık yerinde olmayan gülüşüne. Yanaklarından yavaşça aşağı iniyorum. Evet, yok işte o gülüş yerinde. Yoksa izlediğim rotayı mı yanlış anladın? Düşünmek istemiyorum, beynim yanacak gibi oluyor. Sanki biraz ciddisin? Yoksa öylesine mi anlamsız bakıyorsun? Dur. Biraz dur lütfen. Sen dur burada bekle, ben daha fazla dayanamıyorum anlaşılamamaya.

Müsadenle, ben uzaktan seni beğenmeye gidiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder