Sayfalar

31 Temmuz 2013 Çarşamba

kaiken

Olmamış.

Jean-Christophe Grangé'in bugüne kadar çıkardığı bütün kitaplarını okumuş hayran bir okuru olarak, genel kanı olarak beğenilmeyen kitaplarını bile genel kanının aksine beğenmiş biri olarak, bu kitabı ile söyleyebileceğim ilk kelime bu. Her kitabında olduğu gibi kitabına seçtiği kahraman ve katil profilleri mükemmele yakın olsa dahi konu öyle bir hayal kırıklığı ile bitiyor ki, son sayfayı kapattıktan sonra aklımdan geçen cümle bu oldu. Basitçe kitabın konusuna değinelim.

Küçük yaşlarda öksüz kalan Passan, yetiştirme yurtlarında gençliğini geçirir, yasadışı işler yapar. Kendisine baktığı için devletine olan borcunu ödemek adına polis memuru olur ve ilk yıllarında geçmişine, kültürüne hayranlık duyduğu Japonya'ya gider. Orada Naoko ile tanışır ve aşık olur. Passan'ın beklediğinin aksine Naoko, Japon kültürüne sırt çevirmiş geleneklerin özgür Japon gençleri yetişmesine engel olduğunu düşünen, Batı hayranı bir insandır. Yıllar sonra Fransa'da evlilikleri bitme aşamasına gelmişken, sapkın bir katilin işlediği seri cinayetlerin peşine düşer Passan. Doğumcu lakaplı Guillard, hamile kadınları öldürürken rahimlerinden çıkardığı bebekleri ise yakmaktadır. Olay Passan ve Guillard arasında hesaplaşmaya dönerken, bir anda bu düllonun kuralları bozulur ve Passan'ın ailesi hedef alınır. Passan ailesini özellikle çocuklarını korumak için gerekli önlemleri almaya çalışırken, aldığı bir haber olayların farklı bir boyuta taşınmasına ve farklı bir ülkede sonuçlanmasına neden olur. Bir yandan da Fransa'dan Japonya'ya uzanan bu macerada, Passan ile Naoko'nun evliliklerinin tüm aşamalarına, birbirlerinden uzaklaşmalarına ve tekrar yakınlaşmalarına tanık oluruz.

Grangé, teknik olarak Ölü Ruhlar Ormanı ve -okuduğum ancak henüz bu blogta paylaşmadığım- Sisle Gelen Yolcu'da başarıyla uyguladığı tekniği tercih etmiş. Yine hikayeye yasa koruyucu kahramanımızın gözünden ortak oluyoruz, yine katilin kim olduğunu biliyoruz ve yine polisin, katilin bir adım gerisinde hemen ensesinde olduğu müthiş bir takibin içindeyiz. Diğer kitaplarında olduğu gibi kahramanlarını kusursuz bir şekilde sahneye koyuyor, dekor olarak kullandığı Fransa'yı olabildiğince saydam anlatıyor.

Gelelim "olmamış" dediğim noktaya. Grangé'nin fantastik bitirişlerine alışığım. Ancak Kaiken'deki bitiş, sürprizden ziyade, "bu mu yani?" hissiyatı yaratıyor okurda. Çözüm bölümünün gerek ana konuyla bağlantısı, gerek kitabın kalan bölümlerinde yazar tarafından sonuca yönelik doğru/aldatmaca yönlendirmeler hafif kalmış. Belki şaşırtıcı bir son olarak nitelendirilebilir ancak altı dolu bir son olmamış. Ayrıca, başka kitaplarında geçen diğer ülke ve kültürlerini en az Fransa kadar başarılı işleyen yazar, Japonya konusunda bu başarıya ulaşamamış. Karakterler üzerindeki Japon kültürü etkisi soluk bir makyaj gibi kalmış, Japonya'da geçen sahneler ise sanki Fransa'da kurulduğu her halinden belli olan bir platoda çekilmiş film sahneleri gibi yapay kalmış.

Passan ölümden korkmayan bu insanlara hayranlık duyuyordu. Saygının ve şerefin her şey olduğu, "bahtiyar insanlar"ın sıkıcı yaşama mutluluğunu hiçe sayan bu insanlara. 

Bir Japon için hayat, ipek kumaş parçasına benzerdi. Önemli olan uzunluğu değil, kalitesiydi. Yirmi, otuz veya yetmiş yaşında olmanın bir önemi yoktu; yaşanılan hayatın lekesiz ve günahsız olması gerekiyordu. Bir Japon intihar ettiğinde önünde değil (ahirete inanmazdı) arkasına bakardı. Üstün bir sebebin - şogun, imparator, aile, şirket... - ışığında kaderini değerlendirirdi. Bu bağlılık, bu şeref duygusu dokumanın atkısıydı. Üzerinde ne bir cüruf ne de bir leke olmalıydı. 

Kısacası ölümden değil, yaşamdan korkuyordu. Vicdan azaplarıyla ve alçaklıklarla dolu, eksik bir yaşamdan korkuyordu.

Kabus, bastırılmış, geri plana itilmiş bir isteğin gerçekleşmesi, görsel açıdan ön plana çıkmasıdır. - Freud

Modern insanın süslemeye ihtiyacı yoktur. Bundan nefret eder... - Adolf Loos

Ben bütünüm. Ben ateşim ve huzurum. Ölüm ve esenliğim.

Fransızcada "Ambulansa ateş etmek" diye bir deyim vardı. Ama o ambulansı bomba ile havaya uçurmuştu.

Dünkü çiçekler bugünün rüyalarıdır. 

Çünkü kin, uzun vadede hep kazanır. 

13 Temmuz 2013 Cumartesi

yalandan da olsa IV

Öncülleri için:
Yalandan da olsa I
Yalandan da olsa II
Yalandan da olsa III


Değişimler hayatın dinamikleridir, hayatı dinamik kılan dönemeçlerdir.

Sadece ademoğlunun değil eşyanın da doğal özelliğidir atalet. Bir konfor sahası oluşturup orada tembellik etmek en büyük hobisidir. Statik durum sadece insan için değil bilim içinde kolaydır. İnsanın en büyük düşmanı içindeki bu atalet kuvvetleridir. Çoğu zaman teslim olur hangi kuvvete teslim olduğunun farkına varmadan. Bazen bir kaç akşam yemeğini aynı yerden yemekle gösterir. Bazen tercih edilen mekanlarda vücut bulur. Bazen de hayatın tamamen kendisinde. Belki bir kaç metrekareye, bir kaç insana alışmıştır sözü geçen insan. Rahatsız olsa dahi çıkamaz o çemberin içinden. Asıl cevap bulunması gereken soru; söz konusu insan çemberin içinden çıkamamakta mıdır yoksa çıkmak mı istememektedir?

Bu noktada değişimler girer insanların hayatlarına. Bir değişimin üç aşaması vardır. İlki virajı görmektir, devamını sezmeye çalışmaktır. Bu aşamada insan kararını vermelidir; statik durumundan çıkacak mıdır yoksa virajı almayacak mıdır? İkincisi ise virajı yaşamaktır. Viraj uzun ya da kısa olabilir, keskin ya da yumuşak olabilir, düz ya da dönüş yönüne göre içe doğru eğimli olabilir. Bu aşamada insanoğlunun en büyük mücadelesi atalet kuvveti iledir. Zira eşya hareket kazandıkça, eylemsizlik onu durdurmak için daha da kuvvetlenecektir. Ve insanoğlunun en temkinli olduğu aşama budur, çünkü eşya viraj içerisinde dönerken her an yoldan çıkabilir. Temkini oluşturan ise fiziksel olarak var olmayan merkezkaç kuvvetidir. İnsanın beşeri özelliklerinden biri olan yoldan çıkmasına karşı koymaya çalışır. Son aşama ise virajdan çıkış ve ilerlemedir. Bu en rahat aşamadır, çünkü değişim gerçekleşmiş, yeni alışkanlıklar kazanılmaya, yen konfor sahaları kurulmaya başlamıştır. Bütün karşı koyulan, ilişki kurulan kuvvetler tatlı birer anı olmuştur.

İnsanlar değişimlere farklı tepkiler gösterirler. Değişimler sırasında en mutlu insanlar, gözleri kapalı viraja giren insanlardır muhakkak. Çok fazla kuvvet hesabına girmezler, çok fazla sezmeye çalışmazlar. Sadece viraja girerler. En mutsuz insanlar ise hesapçı insanlardır. Hesap kitap arasında boğulurlar, sonsuz olasılıklar içinden en olurları ayıklamaya çalışırlar. Viraj kısa ve yumuşak olsa bile, o kadar küçük düzeyde ele alırlar ki birim zamanda alacakları yolu, yol bitmeyecekmiş gibi gelir. Viraj sırası ve çıkışında ise hissiyat durumları değişir, ama nasıl değişir bilinmez. Bu, hayatın ademoğluna sakladığı en sinsi sürprizdir.

Prensesin koyduğu çift buzlu rakılar bitince, yaşlı ejderha ayaklarını sürüye sürüye cücenin yanına gitmiş. Gittikçe büyüyen bir kan havuzunun ortasında, suratı olmadan yatıyormuş cüce. Binbir zorlukla eğilmiş, cücenin ayaklarından tutmuş, onu kapıya doğru sürüklemeye başlamış, cücenin ölüsünün geçtiği yerlerde kan, beyin ve kemikten izler kalıyormuş. Bir yandan da söyleniyormuş:

- Kan lekesi de çıkmaz ki. Hele bu taşlar çok leke tutuyor.

Prenses sabit yüz ifadesinden, cücenin şatoya ulaştığından beri ilk kez kurtulmuş. Şaşkın şaşkın hayatını birlikte geçirdiği ejderhaya bakmış. Küçükken annesi ejderhaların hiç yaşlanmadığı efsaneler anlatırmış kızına. Bir bitkinlik hissetmiş içinde, bir kaybetmişlik, bir kaybolmuşluk:

- Aklına ilk gelen bu mu? Bu manzara karşısında? Temizlik mi?

Ejderha yaşlı belini zor doğrultmuş yukarı:

- Değil, bir de köye mektup yazmak lazım. Cüceyi almaya gelene kadar da onu muhafaza etmek lazım.

Prenses öfkeyle manzaraya doğru dönüp bir duble daha rakı koymuş kendine. Ejderhanın söylenmelerini kulak ardı etmiş. Bir kapı tıkırtısı duymuş, sonra bir daha. Yalnız kaldığını, yalnız bırakıldığını anlamış. Yıllar öncesi gelmiş aklına. Cüce, gitme diye ayaklarına kapanıyormuş. Gitme diyormuş cüce, burada kal diyormuş, gidersen yalnız kalırsın diyormuş. Ama prenses koymuş bir kere kafasına ejderhaya kaçmayı, çünkü hep ejderha masallarıyla büyümüş. Elinde valizi odasından çıkarken önce bir tıkırtı çıkarmış kapıyı açarken, sonrasında sert bir tıkırtı; aynı bugün duyduğu gibiymiş. Cüceye yaptığını o an anlamış, ejderha onu yalnız bıraktığında.

Bugüne kadar, uzakta dahi olsa hep cüce varmış. Cüceden ayda bir gelen mektuplar varmış; şatoyu, köyü, annesini, tanıdık bir şeyleri anlatan mektuplar yazıyormuş cüce ona. Hiçbirine cevap vermese de cüce yazmaktan vazgeçmemiş, prenses de her ay aynı heyecanla mektup gelme gününü beklemekten. Rakısı bittikten sonra ayağa kalkmış. Cücenin intihar kararından daha ani alınan bir karar ile ana evine dönmeye karar vermiş. Odasına doğru cüceden arta kalanlara basmamaya çalışarak yürürken içinde cücenin intiharı ile birlikte oluşan huzur ve yıllar önce kaldırdığı valizini nereye koyduğu sorusu varmış.