Sayfalar

10 Mart 2014 Pazartesi

öğrenememek

Yirmi beş yıl geçti hala yaşamayı öğrenemedim.

Yirmi beş yıl az bir süre değil. Altmış senelik ortalama insan ömrünün ilk ve son on senelerini çıkardığınız zaman, tabi yirmi beş yılın da on senesi gidiyor, geriye kalan ömrün neredeyse yarısı yaşadım. Kendimi bildiğimden beri farklı bir dünyadan buraya bırakılmış gibi hissediyorum. Bu dünyanın yasalarına, bu dünyanın insanlarına ayak uyduramıyorum. On beş yılda sadece kamufle olmayı öğrendim, onu da tam uygulayamıyorum.
Uyandığım her gün yaptığım iki ritüelim var; önce daha yüzümü yıkamadan ağzıma bir sigara iliştiriveriyorum. Sonra, az önce ayrıldığım uykuya hasret duymaya başlıyorum. Uyumayı, kurallarına vakıf olamadığım bu dünyayı görmediğim için seviyorum. Uykumda ait olduğum başka yerleri arıyorum. Uyandıktan sonra, uykumda çıktığım yolculuğu hatırlamaya çalışıyorum o ilk sigara ağzımda tüterken. Bu iki ritüelin sonrasında ağzımdan nefret ediyorum. Boğazımdan su bile geçmeden, bana asfalt tadı yaşattığı için kızıyorum ona.

Giyinmek için aynanın karşısına geçiyorum. Etrafı kara halkalar kaplı şiş gözlerimle kocaman burnuma, üzerinde kıllar olan göğsüme, geçmişinin izlerini az da olsa taşımaya çalışan kollarıma, gün geçtikçe kilo kaybeden vücuduma bakıyorum. Bir gün öncesinde olduğu gibi yine yabancılaşıyorum kendime. Ben bu olmamalıyım. Ait olduğumu düşündüğüm o yerde bu şekilsizlik hoş karşılanmaz, biliyorum. Kendime olan yabancılığımı örtmek için kıyafet kullanıyorum. Seçmediğim, bana seçtirilen kıyafetlerle örtmeye çalışıyorum bu büyük ayıbın üstünü. Herkes gibi olduğumu kabullendiğim halde herkes gibi olmaya karşı ufak bir inat doğuyor içimde. Farklı olmak gibi bir çabam yok. Sadece aynı olmak istemiyorum, bana dayatılanların hepsini birden istemiyorum. Bir kısmını kaldırabilirim, hepsini ise kaldıramam.

Dostoyevski, insanın bir piyano vidası olmadığı göstermek için elinden geleni yaptığını söyler. Ben o vida olmak istiyorum işte. Evden çıkarken her gün aynı ayakkabıyı giymek istiyorum. Her gün, inatla, aynı satıcıdan poğaça almam vida olmak çabam yüzünden. Poğaçayı satan adam da vida olsun istiyorum. Her sabah aramızda diyalog geçmesin. Beni gördüğü zaman sarıversin poğaçamı. Parasını alsın, varsa üstünü versin. Bozuğum yoksa, ertesi gün veririm merak etmesin. Sonra büfedeki adam da anlasın artık beni. Gördüğünde sigaramı uzatsın. O da para alışverişini yapsın. Teşekkür borcuna sokmasın beni. Borç borcu doğuruyor, o da bana rica etmek borcuna giriyor. İnsan peşinden koştuğu, sahibi olmak adına köle olduğu eşyaya neden az da olsa benzemez ki? Masanın masalığını bildiği gibi, poğaça satan adam poğaça satan adamlığını sigara veren büfeci sigara veren büfeciliğini bilse dünyada öğrenilecek yer çekimi ve ölüm kanunu dışında başka kanun kalmaz.

Akşamları evlerine dönen insanları gördükçe sinirlerim bozuluyor. Özellikle evlerine bir şeyler taşıyanları gördükçe, onları karınca gibi ezmek istiyorum. İnsan olduklarını iddia ettikleri halde yaptıkları eylemin bir karınca eylemi olduklarından haberleri yok mu? İhtiyaçları olmayan ıvır zıvırlarla dolduruyorlar evleri. Eşyalarla dolu bir ev zavallı görünmez mi gözlere? Ben nefes almak için sadece havaya değil, boşluğa da ihtiyaç duyuyorum. Biraz daha uzaktan ve geniş açıyla bakmaya çalışıyorum içini görebildiğim evlere. Evlerin sahipleri değil, eşyalar karşılıyor beni. Soğuk bir hoş geldin diyor ayakkabılık. Hiçbir zaman hoş bulmuyorum. Biliyorum, farklı bir eve gitsem yine aynı ayakkabılık aynı tonda selamlayacak beni. Eşya da eşyalığını bilmiyor bu dünyada, nasıl davranacağımı şaşıyorum.

Salona buyur ediyor ev sahibi beni. İçinde ikamet etmek için kirasın ödediği ya da satın almak uğrunda köle olduğu evin salonun başköşesine buyur edemiyor beni. Misafirim, hürmet görmem gerektiğini bu dünyada öğrendim ben. Orada da bir eşya var, en azından sen orada olsaydın dediğimde bana aval aval bakıyor. Sonrasında televizyona çeviriyor başını, bakışlarındaki avallıktan zerre ödün vermek umurunda değil. Ev sahibine uyarak ben de bakıyorum, bir süre sonra midem bulanmaya başlıyor. Eskiden aptal kutusuydu bu alet, şimdilerde şekli kutudan ziyade tepsi gibi. Acaba aptal tepsisi bu alet desem bana ne derler? İçindekiler ise hep aynı, dünyadaki yirmi beş senemde bana tanıdık olan şeyler. Papazım ben, her akşam pilav yiyemiyorum artık, midem bulanıyor.

Misafirlikten çıkınca adına evim dediğim yere gitmek istemiyorum. Bir kutudan çıkıp, sonsuz sayıda kutuların arasından kendi kutumu nasıl bulduğuma hala hayret ediyorum. Hepsi birbirinin aynısı bana göre. Bir anahtarla çalışır, belli bölgesinde boşaltım yapılır, belli bölgesinde uyunur. Evimde yaşamayı da öğrenemedim ben. Gözlemleyebildiğim kadarıyla evde yaşamanın temel kuralları var, benim uyamadığım kurallar. İlk kural karınca olmak, elim hep boş gidiyorum evime. Ona gereken ilgiyi göstermiyorum, eşyalar alarak sevdiğimi belli etmiyorum. İkinci kural orayı sahiplenmek, bakmayın evim dediğime, kiraladığım bir şeyi sahiplenmemin imkanı yoktur benim.  Üçüncü ama en temel kural ise mutlu olmak o evde. Evimi anahtarla çalıştırınca mutlu olmuyorum. Temiz ya da değil, düzenli ya da değil rahatsız etmiyor beni. Milyonlarcasından biri işte, benim de değil. Manzarası yan apartman olan bir odada mutlu olmayı beklemiyorum. Bazıları, eşyalarımı başka bir eve taşıdığım zaman mutlu olabileceğimi söylüyorlar. Sokakları biraz daha geniş, pencereleri iki metredeki değil otuz metredeki apartmanlara bakan, standart donanımı daha güzel görünen bir evin mutsuzluğuma çare olacağını zannediyorlar. Ben mutsuz değilim, en önemli noktayı atlıyorlar. Sözüm ona yeni evim de anahtarla çalışacak, onun da odaları olacak, onun da boşaltım için ve uyku için belirli, birbirinden duvarlarla ayrılmış bölgeleri olacak, şimdikinden bir farkı olmayacak. Bir ağaç altında yaşamaya kabul olduğumu, aslen ait olduğum yerde yaşamak istediğimi bilmiyorlar. İşin gerçeği, mutlu olacağım yerin hep bulunmadığım yer olduğunu anlayamayacaklar.

Bazen seyahatlere çıkıyorum. Farklı şehirlere gidiyorum. O şehirde geçirdiğim ilk gün, gerçekten mutlu oluyorum. Bunu tartışmaya yahut ispatlamaya gerek bile görmüyorum. Ertesi gün ise artık oraya alışmanın getirmiş olduğu sıradanlıktan sıkılmaya başlıyorum. Bütün büyünün bozulmasına üzülmeye başlıyorum. Yılların yerlisiymiş gibi dolaşıyorum sokaklarda, oranın yerel trafik kurallarına uyum sağlıyorum. Soldan araba gelmediği halde kırmızı ışıkta bekleyen şoförlere korna çalıyorum. En iyi mekanın müdavimi oluyorum, sahte dostluklar kuruyorum. Bir dahaki gelişinde etinin en iyisinden versin diye gülücükler saçıyorum. Dönüş yoluna hiç geçmek istemiyorum. Döneceğim yerin bana hissettirdiği şeyleri halde biliyorum. Orada da kalmak istemiyorum. Başka yerler denemek istiyorum. Her gün başka şehirlere, başka ilçelere gitmek istiyorum. Olmayan şansımı denemek istiyorum. Ertesi gün oradan sıkılacağımı bile bile yine de oraya gitmek istiyorum. Gitmemin imkanı olmadığı için, bir yerlere gitme durumumun geçmişte olduğu gibi, geçmişte olduğundan daha da sıkı şartlara bağlı olduğu için isteğimin şiddeti daha artıyor canımı yakmaya başlıyor. Eminim o yer bu dünyada değil, ancak şansımı deneyemediğime lanet ediyorum.

Bu dünyayı yola, yaşamayı söz konusu yolu kat etmeye benzeten onca insan dinledim. Hiçbiri ile tartışmadım. Hepsi haklıydı, bireysel ve toplu olarak da. Haklılık konusunda birbirlerine karşı bir üstünlük kurma amaçları da yoktu, çünkü o da haklıydı, diğeri de ve beriki de. Ben de haklıydım. Ben de öğrenmiştim, dünyadaki koşuşturmacanın hızlı akan bir trafik olduğunu. Tüm insanlık bir yere gitme telaşında. Yalan söylemek adetim değildir, benim de o telaşım oldu. Ait olmadığımı vurgulamaya çalışsam bile, burada yaşadığıma göre hala var. Ben de ilerlemek istiyorum o yolda. Eskiden sağ şeritte kaldığıma üzülürdüm. Emniyet şeridinde zorunlu molalar vermek durumunda kaldığım zaman kahrolurdum. Eşyaları devirmek, duvarları yumruklamak, yolda ilerleyen insanlara tekmeler savurmak isterdim. Sinirlenirdim. Ben neden ilerleyemiyorum sorusunu defalarca kendime sorar; mantıklı bir insan, umut vadeden bir lise öğrencisi ve sonrasında seçkin bir üniversitenin iyi bir bölümünün mühendislik öğrencisi sıfatlarına haiz olduğum için her seferinde soruya doğru olan aynı cevabı verirdim. Akabinde kendime sinirlenir, yorganıma sarılıp sağ yanıma yatarak karşımdaki duvarı saatlerce izlerdim. Sol yanıma bilerek yatmazdım, vücudum ağırlığı altında yoğunlaşan kalp atışlarımı duymak istemezdim çünkü. Bir ara zaman geçti. Trafikteki durumun hiç değişmedi. Belki biraz daha hızlanmış olabilirim, ancak halde sağ şeritteyim. Yine bol bol zorunlu mola vermek ihtiyacında bırakılıyorum. Yine duvarları yumruklamak istiyorum, aynı soruya bu sefer mühendis olarak aynı cevabı veriyorum. Yine yorgana sarılıp sağ yanım üstüme uzanıp duvarı izliyorum. Tek değişen, sinirlenmiyorum. Çaresizliğimi kabullendim artık. Çaresizliğimin yarattığı ataletten zevk almayı öğrendim. Gözlerim sinirli bakmak yerine boş boş bakıyor. Soruya ve cevaba anlam verme çabasından vaz geçtim. İnsanlara da anlam vermek için uğraşmıyorum. Boş gözlerle bakıyorum, akabinde akşam yatıyorum, geçiyor. Sabah uyanınca yine devam ediyor.

Yolda en sevdiğim şey güneşin batışına doğru araba kullanmak. Duble olmayan yollarda, ağır aksak ilerleyen kamyonları tedirginlikle sollayarak, insanların koyduğu kurallar yerine kendi kurallarıma göre kullanarak, yüksek sesle dinlediğim müzikte kendi sesimi kendime yetiştirmek için avazım çıktığı kadar bağırarak şarkı söyleyerek, turunculaşan ufka doğru gidebildiğim son süratle gitmeyi çok seviyorum. Biliyorum olmayacak, yine de güneşi yakalamak istiyorum. Ben, müzik ve arabanın motoru çığlık çığlığa bir karnaval havasıyla ilerliyoruz. Arkamızdaki bizi kovalayanın tek amacı, benim isteğime erişmem. Beni kovalamak yerine güneşi durdurması için önden gitmesini teklif ediyorum. Oy birliğiyle reddediyor. Beni zor durumda bırakıyor. Zor durumda kaldığım şeyleri de sevmiyorum. Kilometreler geçtikçe hava kararıyor, karanlıkla ve motorla baş başa kalıyoruz. Müziği zaten kapıyorum, güneş yoksa müzik de olmuyor. Motoru zorlamaktan da vaz geçiyorum. Onu da bu yersiz çabama alet ettiğim için üzülüyorum. Beni zor durumda bırakan bu duruma bir de vicdan azabı ekleniyor. Hani en sevdiğim eylem güneşi kovalamaktı diyorum? En sevdiğim beni rahatsız eder mi? Sonra en sevdiğim şeyin güneşin batışına doğru araba kullanmak olmadığını haykırıyorum dikiz aynasından suratıma. Hızlı akan yolda kullanırken sigara içmeyi sevmediğim için hemen duruyorum ilk müsait yerde. Hedefime sırtımı dönüp, kendimi lanetlemeye başlıyorum. Anlık heveslere nasıl kendimi kaptırabilirim? Sen yaşadığın dünyaya ayak uyduramazken, daha aynada kendine yabancılaşırken, kendini tanıdığına nasıl emin olabilirsin diye bağırıyorum karşıdaki çıplak tarlalara. Onlar yanıt vermiyor. Bana gerçek yolun bu olmadığını hatırlatıyor yükselen ay. Gerçek yolu aydınlatıyor, oraya bakıyorum yine sağdayım, ağır aksak ilerlemeye çalışıyorum. Kendimi bile kandırmayı başaramıyorum.

Yeni yerler, güneşi yakalama oyunum, en iyi et için kurmaya çalıştığım ahbaplıklar sona eriyor. Yine yaşadığım dişli kutusundaki, ait olduğum milin üzerine dönüyorum. Belki de dişli kutusu değil bu, piyano. Çok fark eder mi? Önemli olan görevimin hakkını vermem gerekliliği, önemli olan metro vagonlarının duvarlarındaki reklamlarda rol alan modellere benzemek misyonu. Önceki gün olduğu gibi bugün de metro alt geçidinden karşıya geçerken Jean-Dominique Bauby’nin sorusu çınlıyor kulaklarımda “Bu metronun son bir durağı yok mudur?”