Sayfalar

30 Haziran 2014 Pazartesi

toprağımız bol olmasın

Hadi. Bir anda, tüm hepsini bırakıp gidelim.

Yo, yo, yo, yo, yo! Bir anda olmaz! Bir plan çerçevesinde hareket etmemiz lazım. Sahte gülücükler dağıtmamız lazım. Onları kandırmamız lazım. Bir anda asla olmaz! Hesaplamamız lazım, değişkenleri tek tek değiştirerek tekrar ve tekrar hesaplamamız lazım, bilinmeyenleri öngörmemiz onları bilmemiz lazım. Derin derin nefesler alıp onları vermemiz lazım, araya sigara dumanı da sıkıştırsak iyi olur. Düşünceli tavırlar takınalım, benzine batırılıp aleve verilmiş feleğin çemberinden geçmek için vahşiliği törpülenerek eğitilmiş bir aslan gibi olalım. Ufak hesaplar peşinde depara kalkalım. Toplayalım, asla çıkarmayalım. Gerektiğinde çarpalım. Ama asla bölmeyelim. Sivrisinek gibi olalım; doymadan kan emelim. Emdikçe semirelim, semirdikçe en yakın duvarda hareketsiz kalalım. Ve bir anda ölelim, tek bir darbe ile! Duvarla yeksan olalım, emdiğimiz kanlar vücudumuzdan gelsin. Toprağa gömülmeyelim, bir peçete ile silsin onlar bizi. Peçeteyi yakıp külleri apartman boşluğuna savursunlar. Toprağımız bol olmasın. Herkese yetecek kadar toprak yok, biz hakkımızdan feragat edelim.

Hadi. Hemen tüm bağlarımızı koparalım.

Olmaz, hemen olmaz. Ne diyordu yazar: “Acele etmemeli: önümüzde bütün bir hayat var.” Ağırdan alalım. Onlara olan borçlarımıza bakalım önce, hesabımızı ne kadar kabartmışlar. Detaylara bakalım ama aralarında yitmeyelim. Fark ettirmeyelim kendimizi. Ayıp etmeyelim onlara. Bin bir çeşitli sabah kahvaltılarımızdan vazgeçmeyelim. Sabahların kör gözüne sokmaya devam edelim çalar saatlerimizi, gözlerimizden akan uykuların sonu gelmesin. Babasını bir şeker bayramı arifesinde yitirmiş bir çocuğun şeker bayramını beklediği gibi bekleyelim hafta sonlarını. Akvaryumdaki balıklar gibi dönüp durmaya devam edelim. Alışkanlıktan başka bir şey bilmiyoruz, bunu unutmayalım. Alışkanlıklarımızı unutmayalım. Geç kalkalım, gözlerimizden uykular akmaya devam etsin. Erken yatalım, gözlerimizde uykular biriksin. Çorapların bittiği yerden okşayalım bacakları. Terleyen badem bıyıklarımızın altından gülelim insanlara, arkalarından yaptığımız fiskoslar on beş genç bakirenin çeyizliği olsun. Lavanta alalım şişelerce, taksitlerle öderiz nasıl olsa. Karanlık koridorlarda, sağlı sollu arabaların park edildiği sokaklarda kokularından takip edelim onları. Onlar bizi takip ediyor mu anlamak için dağ olmuş çöp yığınlarına erketeye yatalım. Yaşlı teyzeler bizi ayıplayarak bakmaya devam etsinler, bizler ayıplanmayalım. Asker emeklileri, beşinci kattaki dairlerinin camlarından değnekçilik oynamaya devam etsinler. Arada onlara karşı bize yardım etsinler. Bu it dalaşında kim bir kanat boyu önde bize söylesinler. Biz kaçtıkça onlar gelsinler, gelmedikleri zaman korkuyoruz biz çünkü. Onlar geldikçe de biz kaçalım, kaçalım ki korkumuzu kelimenin tüm anlamıyla hissedelim. Duymayalım onları, kulaklarımıza son ses müzikler basalım. Bakmayalım onlara, kafamızı onlarla dolu olan kitaplara gömelim. Belki bize orada anlatıyorlardır gemiler nasıl yanar. Tüm bu hengamede gerekliliklerimizi, niyetlerimizi, arzularımızı unutalım. Alışalım, acele etmeyelim. Yazar daha da diyordu ya: “Hiç acele edilmiyordu. Şaşırtıcı ve yeni hiçbir şey beklenmiyordu. Her sabahın, bütün sabahlar gibi olması bekleniyordu.”

Şşşş. Sesimizi çıkarmayalım.