Sayfalar

21 Eylül 2014 Pazar

eylül, benim hüzünlü orospum.

Bir şeyler anlatmak isterim. Başka öznelerin arkasına gizlenmeden, doğrudan aklımdan geçenleri anlatacağım. Biliyorum, önem vermiyorsunuz. Ben de pek önem vermiyorum. Okumamanız önemli değil. Feci bir trafik kazası ya da inanılmaz bir iş kazasında sansasyonel bir şekilde ölsem, haber siteleri ölmeden önce bunları demişti diye bir değinirdi bu yazdıklarıma. Siz de sadece haber başlığını okurdunuz. Birkaç ay önce, köprüden bir kız atlamıştı ya çırılçıplak. Onun kuzeni basın bildirisi yayınlamıştı. Hatırlıyor musunuz? Ben hatırlıyorum.

Yine birkaç ay önce -zaman mefhumum hiçbir zaman sağlıklı olamadı, belirsiz zaman kullanmayı sevmem - sabahın köründe kalkmıştım, iş için şehir dışına gidiyordum. Bu burada kalsın.

Samimi olmak gibi bir çabam yok. Zaten samimiyim. Bu anlattıklarımda da samimiyim. Susmak istediğimde susuyorum, yalandan konuşmuyorum. Bak ne diyeceğim? Sen beni yakalamayı boş ver. Ben kendimi yakalayamıyorum. Üniversite bittiğinde aklımda hep memleketimde çalışmak vardı. Gene geldik bu kaosa. Sevmem ben kaosu. İnsanları da sevmem. Huysuz şirinim ben. Şirine'den bile nefret ederim. Şunu anlayamıyorum. Şehrin bir ucundan yarısı yaklaşık elli kilometre. Ana arterlerden güneyde olanı ele alın. Bir şeyleri yönleri kullanarak anlatmaya işim gereği alıştım. "-Nerede oturuyorsun sen?" "-Metro çıkışının kuzeykuzeydoğusunda." "-Tamam, peki." Bu elli kilometre boyunca, güney ve kuzeye doğru alabildiğince beton. Siz nasıl katlanabiliyorsunuz buna? Bana da öğretebilir misiniz?

Samimiyim diyorum ya. Ben sizin yerinizde olsam bana inanmam. Zaten sizin samimiyet anlayışınız pek farklı. Samimi olduğunuz insanla karşılıklı susamazsınız, kendinizi anlatmadan duramazsınız. En sevdiğiniz yemeğin kuru fasulye olmasından bana neyse eğer size göre samimi değilim ben. Olsun. Ben sizin kurallarınızı reddedeli çok oldu. Az muhabbet ederim. Muhabbetlere girişlerinizden de nefret ederim. Hayatınız kendiniz olmuş. Onu yapmışsınız, bunu yemişsiniz, şunu düşünmüşsünüz. O elinizdeki akıllı telefonlar sizi güneş sistemleri yapmışlar, birbirinizin etrafında dönüyorsunuz. Ben uzaktaki bir karadeliğim, sizleri yutmaya hazırlanıyorum. Ormanlara yazıkmış, dereler kurumasınmış, nükleer santraller yapılmasınmış. Böyle söylersiniz hep, oysa hepinizin dolabında ihtiyacınızdan fazla kıyafet varken. Tüketirken, hangi kaynakları kullandığınızı göremezsiniz. Kelimeleriniz de öyle sizin için. Konuşursunuz, durmadan konuşursunuz. Buyrun, sahne sizin. Ben sizi izliyorum. Farklı olmak için çabam yok, ağzımdaki küfür kafamdaki kocaman delik sizler gibi olmadığım için. En iyisini siz bilirsiniz ya, buyrun. Küçük burjuvanızın içinde birbirinizi sikmeye devam edin. Ben ve benim gibiler, biz bu tarafta pek iyi değiliz. Ama sizin gibi de değiliz. Samimiyiz biz.

Geri dönüyorum.

Yine bir kaç ay önce sabahın köründe kalkmıştım, iş için şehir dışına gidiyordum. Havalimanına gitmek için taksiye bindim, taksici "günaydın" dedi. Borçlu kalmayı sevmediğim cevap verdim. Sabahın beşi, taksicinin kurduğu ikinci cümle şu oldu: "Bu bağsur da öldürecek beni." "Banane." dedim. Sustu. Havalimanına kadar sustu. Hava çok boğucuydu. Bulutlardan bir buhran çökmüştü şehrin üstüne, müthiş bir basınç hissediyordum ruhumda. Yağmur yağmak istiyordu ama daha yeterince doymamıştı bulutlar neme. Şehir griydi. Uçak, sağ tarafında cam kenarında oturuyordum, havalimanından kuzey yönüne doğru ilerleyerek havalanıyordu, şehrin merkezi sağ tarafımda kalıyordu. Göz alabildiğine bir beton yığını vardı, gri. Dalgalı deniz gibiydi ama betondan. Çocuklar nereye koşar bu betonların arasında? İnsanlar, siz nasıl nefes alıyorsunuz bu betondan şehirde? Bulutların üzerine ulaştığında uçak, öldüğümü hissettim. Kara bulutları geride bırakmıştı uçak. Her taraf mavi, burada gökyüzü siyah ufuk ise lacivert.

Burada bırakıyorum. Bu anlatacaklarım nereye varacağını kestiremiyorum. Beton üstüme geliyor benim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder