Sayfalar

27 Eylül 2015 Pazar

eylül, benim hüzünlü orospum

Zaman anlayışı döngüsel bir insan olan benim için, yeni yıl başlangıcım eylül ayıdır. Alışkanlıklarımdan kurtulmayı, konfor alanımın dışına çıkmayı sevmiyorum. Nitekim yılların alışkanlığı; bir eylül ayında doğdum, okullara hep eylül ayında başladım, eylül ayında İstanbul’a -beş sene sonra ayrılmak üzere- yerleştim. Doğrusal zaman anlayışımın olmamasının eksikliğini yaşamadım; konuşmayı azaltmış olmama rağmen ara sıra geçmiş günlerden bir şeyler anlatmaya heveslenip, anlattığım şeyin tarihinden bahsetme ihtiyacı duyarım. Bu ihtiyacımı da “2 3 sene önceydi”, “5 6 ay önce” gibi tarih belirteçleri ile karşılarım.

Bu sene 28 yaşına girdim. Haftanın tek günleri uyandığımda kendimi çok daha genç hissediyorum; sanki 18 yaşındayım. Üniversitenin son senesine kadar 18 hissetmiştim kendimi, son senesi başlayınca bir anda 24 olmuştum. Haftanın çift günleri uyandığımda ise abimi düşünüyorum; abim dediğim adam 2 ay sonra 39 yaşına basacak. Bu bana kendimi yaşlandırmış hissediyor. Bir sonraki sene ailemin sanki üzerine bir anda sonbaharın çöktüğü bir çınar yahut cepheden düşman mitralyözlerinin üzerine süngü hücumuna kalkan öncü birliğe döneceğini hissediyorum; önce birimiz düşecek ve düşüş başlayacak, sonra sırasıyla bir sonrakinden birkaç adım öteye sıra sıra düşmeye başlayacağız. Arkamızdan gelenler ise sararmış yaprakların içinde ayaklarını sürüyecekler yahut çarpılmış ölü yüzlerimize bakacaklar. Korkmuyorum. Düşmekten ve düşmelerinden korkmuyorum. Alışkanlıklar işte, bazı döngülerimin kırılmasından çekiniyorum, asla giderilemeyecek özlemler içine düşmek istemiyorum.

Geçenlerde bir yazı okumuştum, “George Orwell mı kazandı yoksa Aldous Huxley mi?” başlıklı. Bence onlar berabere kaldılar. Ben ve benim gibiler kaybettik.

İnsanlar iyice kullandıkları sosyal hesaplara benzediler. Sözlerinde karakter kısıtlaması var. Dinlemeyi göze almadan konuşuyorlar. Fizikte her etki bir tepki doğururken, sen nasıl tepki beklemiyorsun.

Ciddi sürelerdir görüşmediğim birkaç insan var. Onlarla görüşmek istiyorum, hem de çok. Ancak olmuyor. Bilsinler onlar; hep aklımdalar, hep benimleler. Yarın görsem, hatırlamadığım son görüşme tarihimizden bir gün sonra tekrar görüşmüş gibi hissedeceğim.

Daha fazla takım elbise, gömlek ve kravat almak istemiyorum. Basıp gitmek istiyorum. Yıllardır dinlediğim üç albümü yine son ses dinleyerek, içinde çığlıklar atarak güneşin battığı yere doğru gözlerim aka aka araba kullanmak istiyorum. Bir çarşamba sabahı işe gitmek yerine, Beşiktaş’a gitmek, 7 8 Hasan Paşa fırınından kayıntı alarak sahilde kahvaltı yapmak, biraz kitap okumak ve öğlenin serinliğinde yatağımda şekerleme yapmak istiyorum.

Bırakıp gidesim var. Nereye gittiğimi bilmeden, sadece gitmek istiyorum. Bir dürtü. Bir ara da, yüksek bir yerden atlama isteği dürtüsü vardı içimde; Kanyon’da en üst kattan aşağıdaki kafelerden birindeki herhangi bir masaya yahut şirkette öğle yemeği vakti en üst kattan yemekhane sırası bekleyen insanların yanına.

Gitmek istiyorum dedim ya, gittiğim yerde de sıkılırım ben. Bir sonraki durağımda sıkılacağımı da bilirim. Şu içimdeki sıkıntı bir geçse… Bir de sayısal loto ya da milli piyangodan büyük ikramiye çıksa. Kimlere çıkar ki bu ikramiyeler?

Bu aralar bir hobi edinme isteği var içimde. Zaman daha dolu olsun, daha hızlı ve daha az farkında olarak yaşlanmak istiyorum. Aynı zamanda acele etmek de istemiyorum, Oğuz Atay’ın dediği gibi; “Acele etmeyelim. Önümüzde koca bir hayat var.”