Sayfalar

25 Şubat 2017 Cumartesi

iddianame

Bu blogtaki “hatun” etiketli yazıları okuyup kıskanmıştın, biraz da üzülmüştün. Hatırladın mı? Ah. Sen hiçbir şeyi unutur musun? Özellikle kötü sıfatlıları. O yüzden sana bir daha hatırladın mı diye sormak yok. Ben seni hiç yazmamıştım bu bloga. Bu şekilde gündeme gelmek istemezdin muhtemelen, bu talihsiz açıklamalarımın öznesi olacağın aklının ucundan geçmezdi. “hatun” etiketli diğer yazıların kahramanları gibi olmak istemiştin belki de diğer yazıları okuyunca. Seni sıcak bir şekilde karşılayamıyorum.  Ama yine de bloguma hoş geldin. Burası egzoz zamanı, yanma zamanından sonra gelir.

Dört ay boyunca, her nefes aldığım lanet olası anda kendimi suçladım. Alışkanlık kötü bir şey. Suçlu olma alışkanlığından kurtulmak için adımlar atıyorum. Artık seni suçluyorum. Sen suçlusun! Bu da benim iddianamem. Hakim de benden yana, adaletimin temelleriyle sen oynadın! Daha önce gecem çöktüğünde yanımdaydın. Yaşayacak kadar nefes almak, hayatımı idare ettirebilmek için para kazanmak dışında başka bir şey yapamadığım dönemde; varlığınla, verdiğin huzurla ve azarlarınla ve bağırmalarınla yanımdaydın. Bana bağırmana rağmen seni bırakıp gidemedim, aksine ışığı gören aptal sinekler gibi sana dadandım. Nasıl? Benzetmem güzel değil mi? Gecemi gördün değil mi? Şimdi, işi gücü bırak, bir bira aç ve rahat bir sandalyeye otur. Sen bu akşamın özel ve tek davetlisi olarak; ayın karanlık yüzüne hoş geldin. Buraya sadece özel kişiler davet edilir.

Artık kabuk bağlama ve iyileşme zamanı. Senin dışında bu iddianameyi okuyacaklar anlamayacaklar senin hangi cümleni alıntıladığımı. Önemli değil. Ne istiyorum biliyor musun? Ruhunda açtığım yara tamamen kabuk bağladığı anda, bir tesadüf eseri çıksın karşına bu yazı. Sebepsiz yere aklına geleyim ya da üniversite anıların ve o anıların arasında derinlikli blog yazıları yazan genç gelsin aklına, blogum gelsin aklına, merakına yenik düş ve bir bak. Ya da sadece tesadüf et. Dayan ve sonuna kadar oku. Bağlamış kabuğun ortasından büyük bir parça kopsun. Canın acısın! Benden nefret et. Ben de senden nefret edeyim. Kötü adamın ölü yüreğine hoş geldin.

Güçlü ve cesur. En sevdiğin iki sıfat, özellikle ilki. Sende olup da beni etkileyen en önemli sıfatlar. Bende sendeki kadar yoktular. Güç ve cesaret eksikliği yaşamanın nelere yol açtığını bu iddianemede anlatmaya çalışıyorum sayın hakimim. Lütfen cümlelerimin dağınıklığını yadırgamayın. Lütfen sorularınıza cevap bulamazsanız da beni yadırgamayın! Lütfen güçlü ve cesur o insanı da suçlamayın, onu sadece ben suçlarım, bu zevken beni mahrum etmenize izin vermem! O bizi hayat boyu mahkumiyetten kurtardı cesaretiyle. Bana kalsaydı ben bizi, a pardon biz diye bir şey artık yoktu. Kafam bazen tunçtanmış gibi davranıyorum. Bana kalsaydı ben, beni ve onu hayat boyu müebbetle cezalandıracaktım.

“Ne zaman bitti?” diye sordun ya bana. O zaman sana bitmediğini söylemiştim. Keşke bir soru daha sorsaydın: Emin misin? Emin olmadığımı söylerdim. O zamanki ruhsuzluğumun, o zamanki zamana açlığımın en büyük sebebi emin olamamaktı. Kötü olduğum 4 aylık süreçteki akşamlardan birinde, iş yerinden bir arkadaş beni hava almaya çıkardı. Saatlerce, bağıra çağıra, küfürler ede ede anlattım ona. Şunu hatırlattı bana, yeni şirketimdeki ilk ay içerisinde kendisiyle metroyla eve gelirken ona “ilişkinin yürümediğini, ayrılmayı düşündüğümü” söylemişim. Metrodan çıkınca da koşup sana sarılmıştım. Kendi evimde geçirdiğim nadir zamanlarda, sevmediğin ev arkadaşıma da defalarca söylemiş olduğum gibi. O zaman bitmiş miydi benim için? Emin olamıyorum. Niye devam ettim? Cevap bariz değil mi? Senin kadar cesur olamadım çünkü. Sen en dibe düştüğün anda bile benden daha güçlüydün çünkü!

Ne zaman mı bitmişti? Bilemiyorum ki. Benim için, her konuda, başlamak ve bitmek olguları da anlık olmadılar, hayatımda önemli süreler katleden ağır süreçler. Kafama da genç dank eder. -Bunu kendimi suçlamak için söylemedim, sana laf itelemek için söyledim.- Zamanım yavaştır benim. -Bunu da.- Hayatı boyuna sağ şeritte ağır aksak ilerlemeye çalışan bir insanın zamanı ne kadar hızlı olabilirdi ki? -Bunu değil.- Bittiğine dair bir an yok kafamda. Olgular geliyor aklıma. Duygularımın düşüncelerimden kaynaklandığını ilk defa senden öğrenmiştim mesela. Ebeveynlerimle ilgili içlenmiştim, lafı ağzıma tıkmıştın. Oturup bir daha anlatmaya çalışmıştım, ikinci cümlemde kaygı bozukluğu yaşadığımı öğrenmiştim. Sonra da hiçbir şey anlatmadım! Dönüp bakıyorum da, kendimi sana anlatmak için ne çok yırtınmışım. Bir gün benim evimde cam çerçeve indirmiştin, benimle tartıştığın gibi seninle tartışmaya çalışmıştım, ikimiz de sinir krizi geçirmiştik. Ben sen olmaya dayanamamıştım, sen de seninle iletişim kurmaya!

Eski şirketinde problemler yaşıyordun. Gün içerisinde telefondan konuyu irdeliyorduk, akşam yemek yerken strateji geliştiriyorduk, yatmadan bir posta daha konuşuyorduk. Kavgalı oluyorduk, kavgaya ara veriyorduk, bunları konuşuyorduk. İş görüşmelerine gidiyordun; gitmeden konuşuyorduk, sen çıkınca konuşuyorduk -olumsuz bir şey yaşandıysa benden çıkarıyordun acısını-, eve gelince konuşuyorduk, sonra bir daha konuşuyorduk. Ben arazide oluyordum. Telefonun çektiği nadir anlarda arıyordum seni, gene konuşuyorduk. İş değiştirdin. Gene konuştuk: iş arkadaşlarını, işini, işinde yaşadığın problemleri, lojistikçilerin ne kadar aptal olduklarını, planlamanın hiçbir şeyi planlayamadığını günler ve geceler boyunca konuştuk. Yine stratejiler geliştirdik, yine kararlar aldık. Özne sen ve senin işin olunca, konuşacaklarımız asla bitmezdi, bir sonraki mesai günü kariyerinin son günü olacakmış gibi düşünür, en olumsuz taraflarından da konuyu ele alır ve  enine boyuna her ayrıntısına tartışırdık. Senin derdin, senin önem verdiğin şey, benim derdim ve benim önem verdiğim şeydi. Ta ki o güne kadar. İş stresini ofiste bırakmadığım, iş ile ilgili gerçek anlamda dert yanmaya ihtiyacım olan bir gündü. Anlattım. Her şeyin iyi olacağını düşündüğünü beyan ettin. Yıllardır tanıdığım sen her şeyin ama sözlük anlamıyla her şeyin sözlük anlamıyla en kötüye gideceğini düşünerek ona göre yaşayan sen, her şeyin iyi olacağını düşündüğünü söyledin! Bu kadar! Ta taaa. Bitti. Ta taaa. Yine sana döndük. Değil mi, departman arkadaşın olan o karı ne kadar da seviyesiz ve ne kadar da aptaldı? Acaba tüm ilişki boyunca benim ofiste bırakamadığım iş problemlerini ve tüm iş görüşmelerimi, senin herhangi bir tek iş görüşmen kadar konuşabildik mi?

Bana neler yaptığını, ben anlattığımda anlamak istemedin. Benim nedenlerimi, benim cevaplarımı oldum olası beğenmedin zaten. Ben sana -hem de defalarca- söylediğimde hiç önemi olmamıştı, ama müdürün empati eğitimine ihtiyacın olduğunu söylediğinde yelkenleri hemen suya indirdin. Sana defalarca yalvardım, bir şeyleri tartışırken bana çok yüklenme, yetişemiyorum, cevap veremiyorum ve açıklayamıyorum diye. Sana açıklamaya çalıştım seninle tartışmanın ne kadar zor olduğunu. Ama bunu da benden duyunca anlamadın. Bir toplantıda iş arkadaşını kötü duruma sokup ağlattığında da farkına varmadın. Toplantıdaki başka biri sonradan sana bu durumu açıklayınca farkına vardın. Ben kimdim ki? Ben önce sana cevaplarımı beğendirmeliydim ki, gerisini getirebileyim. Sen ise cevaplarımı beğenir miydin? Meçhul.

Ağır aksak işleyen hafızamın çarkları bu akşam da nasıl işliyor. Çok heyecan verici değil mi? Sana bir lokasyon adı vereceğim ve şıp diye anlayacaksın: Yenibosna. Canım okuyucular, Yenibosna ile ilgili detayları merak ediyorsanız, lütfen başka yollarla iletişime geçin. Ismarladığınız bir bira karşılığı seve seve anlatırım. Seninle beraber Yenibosna’ya gidiyorduk. Atatürk Havalimanı’nın 35 numaralı pistinden bir uçak kalkmıştı ve üstümüzden geçerken benim konsantrasyonum uçağa kaymak gibi hata yaptı! Aman Allah’ım! Uçak içinde bulunduğumuz taşıta kafa üstü çakılsaydı daha iyiydi! Farkında mıydın, bilmiyorum? O tarihten önceki yaklaşık bir buçuk senede, ben senin pozisyonundaydım. Seninle konuştuğumuz her konu, seninle tartışığımız her konu o uçağa çıkıyordu. Akşamlarımız o uçağa çıkıyordu. Sabahlarımız o uçağa çıkıyordu. Başka şeyler konuşurken telefonuna bir bakıyordun, yine o uçağın yolcusu oluyorduk. Bir anda aklına geliyordu, business class uçuyorduk. Bir anda dedim, pardon. Aklından çıkmıyordu ki, sürekli CIP'deydik zaten. “Yeter” demiştim. Yaklaşık bir buçuk ay kavga etmiştik. O kadar boğmuştun ki beni o uçak yüzünden, senin uçağın yüzünden, ertesi gün görüşmen olmasına rağmen gecesinde bile kavga etmiştim seninle! Beni kendine o kadar muhtaç bırakmıştın ki! Beni anlaşılmaya, beni dinlenilmeye o kadar muhtaç bırakmıştın ki! Yine gidecektin Yenibosna’ya, iş yerinden nasıl izin alacağını, müdürüne nasıl sezdirmeyeceğini düşünüyorduk. O an yoğundum, düşünemedim ve ilgilenemedim. Nadir anlardan biriydi. Beni ilgilsizlikle suçlamıştın. Binde bir yapmıştım bunu. Doğru. Ben ilgisiz, seni önemsemeyen bir insandım. Hatta seni de istemiyordum ya. Neyse. Bunu anlatacak ne halim var ne dermanım.

En sevdiğim konu: yardım. Sonuçları sebep sandım. Evet. Nasıl anlayabilirdim olayın diğer boyutunu? Major depresif bir insan tarafından büyütülmüş bir insanın hayatının normalidir depresyon. Yardım çabalarım sonuca yönelikti. Evet. Ne yapabilirdim? Doktor muydum ben? Teşhis koymamı mı bekledin benden? Bilişsel terapi mi beklemiştin yoksa? Ya da ilaç yazmamı? Ben, anlayabildiğim kadarıyla, elimden geldiği kadarıyla ve en önemlisi senin izin verdiğin kadarıyla, hep ama hep yanında olmaya çalıştım, hep ama hep yardımcı olmaya çalıştım! Sen ki, tanımadığın insanlara bile koşarak yardıma giden sen, benden dahi yardım almak istemedin. Nefesini, bedenini, hayatını, her şeyini paylaştığın insanın senin için bir şeyler yapmasına asla izin vermedin. Kilo problemi çözülsün diye elimden geleni yaptım, sonunda beni aptal yerine koydun! Beraber kilo alırken suçlu bendim, suçlu benim “sığırizm” isimli hayat felsefemdi! Ağzına lokmaları tıkıyordum senin! Eyvallah. Ya ben farklı farklı dönemlerde toplamda elli beş kilo verirken ve senin yerinde saydığın zamanlar! Yine mi suçlu bendim? Sana bilgisayarda bir program yazmıştım ve kavga etmiştik. Sana yardım edebilmiş olmanın şoku içinde ne yapacağımı bilememiş, saçmalamıştım! Sen! Benden bir konuda yardım almıştın! Tartışmalarımız başta olmak üzere çoğu zaman “düşman” gibi hissetmekten sıkılmıştım!

İlgi gösterdiğin şeylere ilgi göstermedim. Doğru! Ya sen benimkilere gösterdin mi? Ben böyleyimdir, bilirsin. Kendine yapılmasını istediğin şeyleri yap, istemediklerini yapma! Opera sevmedim, tiyatro sevemedim. Ortak noktamız neydi bizim? Kitaplar? Sana bir kitap almıştım doğum gününde. Herhangi bir kitap değildi o. O kitabı bilerek seçtim. İçine de not yazdım, kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi: “Beni, benden daha iyi anlatabilen birinden dinle.” O kadar çaresizdim ki, kendimi sana anlatsın diye bir yazardan, bir kitaptan medet umar hale geldim. Bendim çaresiz hale gelen! Ben. İletişim konusunda kimseyle problem yaşamayan, her insanla iletişim kurabilen, herkesle anlaşabilen ben, sayın hakimim, bir kitaptan medet umar hale geldim! Sen ne yaptın. Okumadın. Ya söylesene, sen beni cidden dinlemek, anlamak istedin mi ya? Cidden beni tanımak istedin mi? Yoksa beni sevmeyi benden daha çok mu sevdin? Bu soruyu düşün. Çünkü bende seni mi yoksa beni sevmeni mi daha çok sevdiğimi düşünüyorum. O kitabın yazarı, diğer kitabında ne demişti biliyor musun? İyi oku bu pasajı, aklına yerleşsin:

Oysa birikmiş alacaklarım vardı bu dünyadan. Çünkü kötü bir yaşantıydı. Bilge'nin varlığı ve içinde yaşadığı dünya unutulmuştu. Bu yaşantının sonu kötü bitecekti. Kitaplar da öyle yazıyordu. Bu yaşantının sonu da kötü bitecek albayım. Bizim gibilerin hayatında güzellikler, kısa süren aydınlıklardır. Bizim gibiler, başkalarının yaşantılarına kısa bir süre için girerler. Uşak rolünde sahneye çıkarlar. Kötü bir yaşantı fakat iyi bir oyun.

Bu yüzden sevmiyorum tiyatroyu. Ben zaten bu iyi oyunda başrol oynuyorum. Sonunu da biliyorum. Elimde tuttuğum ne varsa kötü bitti. Ama asla perde arasında oyunu terk etmedim. Cidden çok iyi bir oyun, değil mi?

Peki. Nereye gidiyorduk ben ve sen? Buna cevap vermeden önce hayattan ne beklediğimi açıklamam lazım iddianamemde. Sayın hakim! Aynı zamanda sanık sandalyesinde oturan bu değersiz savcınızın hayattan çok fazla bir beklentisi olmadı hiçbir zaman. Çok da olmasa mutlu ama huzurlu olmayı düşledi her zaman. İşbu iddianamede anılan şahıs, şahsımın yanında olduğu sürece hissettirdiği en önemli duygu huzurdu. Bu sebeple ve buna ilave olarak güçsüzlüğüm ve cesaretsizliğimle gidemedim senin yanından. Aylarca süren anlatamama ve anlaşılamama fırtınası. Geriye elimde ne kaldı biliyor musun? Hepsi mutlu olmayan ama çoğu huzur dolu anlar ve kalp çarpıntısı.

Nereye mi gidiyorduk? Sen çok güzel söyledin ya, bir daha ki sefer benim kafam kucağında çocukla evi terk ettiğinde dank edecekmiş ya. Evet, tam da o noktaya gidiyorduk. Kendi ailelerimiz gibi perişan olacak bir aile kurmaya doğru ilerliyorduk. Benim penceremden, başka bir şirkete, başka bir pozisyona da geçsen devam edecek olan senin iş kaygılarınla, günlük iş stresinle boğulacak olan bir geleceğe gidiyordum. Bir şeyler anlatmaktan vazgeçmiş, az da olsa anlattığım şeyler anlaşılacak mı, dert ettiğim şeyler -seninkiler kadar çok değildiler- senin dert ettiğin en ufak bir olay kadar değer görecek mi beklentisiyle yaşayacağım bir geleceğe gidiyordum. Sevgiliyken yaptığım en küçük hatada dahi beyni en kötüsüne giden biriyle, ileride "ya hata yaparsam" -ki yaptım, yapıyorum ve yapacağım da, zira ben de insanım- korkusuyla, kartopu etkisi gibi "acaba giderek büyür mü?" -ki gün geçtikçe büyüyordu- kaygısıyla, bir adım atarken bile üç kere teyit almak zorunda hissedeceğim bir geleceğe gidiyordum. Yaptığım bana göre en normal hareketi bile defalarca ve defalarca açıklamaktan usanmış, vur dediği her şey öldürülen, ağzından çıkan ve çıkmayan her kelimesi sorgulanan bir insana doğru gidiyordum -zaten olmamış mıydım ki?-. Ben, senin kucağında çocukla evi terk etme noktana henüz ulaşamamıştım. Ufak bir gripte -alt tarafı grip- bile yardım almakta zorlanan, ufak bir soğuk algınlığında -alt tarafı soğuk algınlığı- bile dünyayı cehenneme çeviren birinin hamileliğinin, çocuk doğurmasının ve bu süreçte benim yaşayacaklarımın ötesine bir türlü gidememiştim. Seni işte bu yüzden takdir ediyorum. Ben, bilerek ve görerek, bir insanın sana yaptığını bir daha muhakkak yapacağını gözardı ederek bu çukura sürükleniyordum, bu sürüklenişi durduracak kadar güçlü değildim. Kendini ve beni bu çukurdan çıkardın aldın. Tebrik ve teşekkür ediyorum. Ama dur. Champix’in de hakkını vermem lazım. O olmasaydı, son kavgamızda -daha önce içimden defalarca geldiği ama hiç yapamadığım gibi- kapıyı vurup evi terk edemezdim. O olmasaydı ben sana “sen kendine iyi bakmazsan kimse bakmaz” cümlesini kuramazdım. O olmasaydı, seni istediğin gibi yalnız bırakamazdım! Champix’i suçlama, aksine teşekkür et. Beni ve seni karanlık bir gelecekten kurtardı.

Hastalık başlığına gelmişken; ne kadar çok ilgilendin, ne kadar da çok kendinden verdin değil mi benim rahatsızlıklarımda? Saçkıran olduğumda, diş iltihabım bağımsızlığını ilan etmeye çalıştığında, gecem çöktüğünde. İnternetten hastalık araştırmak ve doktora git demek, kendinden çok vermekse eğer, bu hususta ilişkide kendisinden daha çok veren taraf bendim. Senin her bir doktora git demene karşılık ben beş defa dedim. Aramızdaki en büyük fark neydi biliyor musun? Problem olan yerde sen vardın, çözümlerde ise yoktun. Ben doktora gidiyordum, sen gitmiyordun. Sana dişçi araştırmamın, bulmamın, onlarca defa git dememin bir önemi yoktu. Gitmek istemiyorsan, dünya yarılsa, Amerikan Başkanı arasa gitmezdin. Elinden tutup götürmemişim. Bana bunu söylerken, acaba elinden tutup seni zorla dişçiye götürmeye çalışsam bana vereceğin tepkinin nasıl olacağını hiç düşündün mü? Lütfen bunu ciddi olarak düşün. Hayatınla, sağlığınla ve benimle olan problemlerin çözümünde seni hiç göremedim. Seni arkadaşlarımın yanında istemiyordum ya? Yanlış yaptığım noktalarda varlığını yadsınamaz biçimde hissettiriyordun. Çözmeye çalıştığım noktalarda ise, varlığın kocaman bir hiçlik oluyordu!

Yukarıda yazdıklarıma bir göz attım da, istediğim gibi yerden yere vuramamışım seni. Vuramam ki zaten dememi bekliyorsun, değil mi? En kötülerini en sona sakladım.

Yatarken sana sarılmak yerine duvara dönüp uyuyordum ya. Alışkanlıktandır deyip geçmiştim ama sen hep rahatsızdın. Son birkaç ayda rahatsızlığında sonuna kadar haklıydın. İçimden duvara dönerek uyumak geliyordu. Senin bana arkamdan sarılmandan son zamanlarda da rahatsız olmaya başlamıştım.

Son doğum günümde yaptığın sürpriz hiç hoşuma gitmedi! Bütün gün zoraki gülümsemeyle dolaştım yanında. "Mutlu ol" diye emredercesine gözlerimin içine baktıkça sen, yüz kaslarımın germeye çalışmaktan tiksindim o gün. Gittiğimiz yerleri hiç düşündün mü? Ben hayatımda hiçbir şeyi boş yere yapmam. Sana araba öğretmeye çalışıyordum, bir araba kiralamıştık, sıfıra yakındı, benim çok hoşuma gitmişti. Önce anadolu yakasının kuzeyindeki yerleri gezmiştik. Sonra senin bir arkadaşını alıp bu sefer, avrupa yakasının kuzeyine gitmiştik. Ve sana o gece sarıldığımda ne demiştim: “İstanbul’da geçirdiğim en güzel gündü.” O günlerin peşinden koştum, o günleri tekrar yakalamaya çalıştım. Ama olmadı. Ne o lüks araba, ne o lüks restaurant, ne daha önce gittiğimiz o yerler bana eskisi gibi hissettiremedi. Benim istediğim o değildi, benim istediğim farklı bir deneyim değildi, benim hissetmek istediğim şeyler o “en güzel gün”dekiler gibiydi. Benim istediğim daha önceki doğum günlerimdi. Benim hissetmek istediğim, küçük pastalar ve sallama çaylar içerek kutladığımız ve üzerine sarılarak geçirdiğimiz doğum günlerindeki hislerdi.

Yukarıda alıntıladığım pasajda yazarın dediği gibi, kötü bir hayat ama iyi bir oyun benim hayatım. İçten içe seninle yaşadığım huzurun kötü biteceğini bilerek ancak her an duyduğum huzuru ruhumun en derin yerlerine işlemeye çalışarak yaşadım ben seninle geçirdiğim hayat perdesini. Yazarın dediği gibiydi; güzellik, kısa süren bir aydınlık oldu benim hayatımda. Uşak rolünde sahneye çıktığımdan emin olamamıştım seninle birlikteyken. Sen gittikten sonra şimdi o kadar çok eminim ki rolümün uşak olduğuna, bilseydim bu rolde sahneye çıkacağımı hiç çıkmazdım o sahneye.

Sana, senin bana yaptığın gibi teşekkür etmek isterdim. Ama ben sen değilim. Senin yaptığın gibi, bir anda "güzel anılar" bölümüne kaldıramıyorum hafızamın. Birkaç sene sonra bir daha uğra buraya, belki "güzellikleri" de paylaşabilirim. Ama ben sen değilim. Hayat bana bir gol attıysa, hemen baskı yapıp cevabını vermem gerek! O yüzden sana olan tek bedduamı, iddianamemde tekrarlayarak veda ediyorum: Umuyorum, sen benim içimde ihmal edilebilir noktaya gelene kadar, hatıram olan en ufak zerre bile beni sana hatırlatır ve için yanar. Ve sana teşekkür ediyorum, ilişki boyunca evimden uzak durduğun için. Şiddetle isterim ki o evin her köşesindeki her eşyasındaki anılarım senin üzerine cehennem gibi çöksün, ta ki sen benim içimde ihmal edilebilir noktaya gelene kadar, ta ki ben seni atlatana kadar, ta ki senden geriye kalan enkazdan kendime dair bir şeyler toparlayana kadar.

Gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

Gölge.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder